13 Temmuz 2025 Pazar

SİLAHLAR YAKILIRKEN

Cumhurbaşkanı Erdoğan tarafından yapılan tarihi konuşmayı başından sonuna kadar dinledim. Beklediğim gibi PKK'nın görsel şölen tarzındaki "silah yakma" töreni ülkede büyük bir kesiminde heyecan ve sevince dönüştü. Bu sevinci doğal karşılamakla beraber çoğu kişide olduğu gibi bende de endişeli bir sevinç yarattı hiç şüphesiz. Evet, hemen bu bir kandırmaca ve oyun demeden önce temkinli bir iyimserlikle durumu anlamaya çalışmak lazım.


Dün yazdım, bu noktaya nasıl gelindiğini açıklayacak dış konjonktürü anlatmaya çalıştım. 2009-2015 yılları arasında devam eden barış açılımına Chp gibi bir çok ulusalcı kanat karşı çıkmışlar ve bunun bölünmeye yol açacak tehlikeli bir sürecin başlangıcı olacağını savunmuşlardı. En son Kobani'de yaşanan olaylar neticesinde kimlerin tutuklandığını ve Kürt Sorunu bitmiştir deme noktasına nasıl gelindiğini hatırlayın.  


Şimdi Kürt Sorunu siyasi ikbal için yıllarca araçsallaştıran zihniyet Türkiye Yüzyılı müjdesini veren ifadelerin arasına Kürt Siyasi hareketinin DEM kanadını da soktuğunu göre artık derin bir nefes alarak biz de zaferin çoşkusuna katılabiliriz! Kürt sorunu yok diyen Cumhurbaşkanımız yanında Kürt halkının siyasi sözcülerini de alarak, şimdiye kadar Kürtlere yapılan onca haksızlıkları da başkalarının sırtına atarak barış ve kardeşlik önderliğine soyunmuş görünüyor. 


Bu sevinci borçlu olduğumuz sayın Devlet bey için hapisteki Öcalan "Atatürk’ten sonra tek devlet adamı var Bahçeli’dir"demiş!

Şaka gibi değil mi? Yoksa bir rüyada mıyım ve oradan mı yazıyorum size, ben de karıştırmaya başladım artık!


Son bir not daha:

Bir zamanlar Kürt Açılımına eskiden ulusalcı damarından tepki veren CHP'ye de akıl vermeye yeltenen bazılarının Özgür Özel'e rol biçmeye çalıştıklarını görüyorum. CHP'deki yeni yönetimin eski hatalarından dönmüş olmasını olumlu bulanlardanım. Bir Kürt sorunumuz hala var. Bu kez DEM parti içindeki farklı eğilimlerin olmasına rağmen CHP iktidarının sağlayacağı olumlu iklimin gelinen silahların bırakılması noktasında daha da etkili olacağını ve asıl beklenen barışçı çözümün ve arzulanan beraberliğin demokratik bir yönetimin iş başında olmasıyla sağlanacağına inanıyorum. Aksi durumda Kürt Türk ayrımcılığın devamını yıllarca siyasi ikballeri için kullanan kesimlere yeni bir fırsat verirsiniz. 


Diğer bir sorun ise CHP'nin MHP dışındaki milliyetçi partiler ile kuracağı muhalefet ittifakının Kürt Açılımı nedeniyle yıpranması ihtimalidir. Bunun aşılması o kadar kolay değil gözüküyor. Bu durum yine birilerinin çok hoşuna gidecek. Gördüğünüz gibi önümüzdeki günler ilginç gelişmelere gebe. Altından kalkılması kolay değil. Türkiye olarak bu zor süreci ya demokrasi ile yaşamayı öğrenerek ve diğerkamcı bir zihniyeti öne çıkartarak atlatacağız ya da başımızı daha çok duvara vuracağız...

BUNDAN SONRA?

Şu silah bırakma hikayesi 2009 yılında AKP yönetimi tarafından ilan edilen  “Kürt Açılımı” olarak başlayan görüşmelerden sonra 2015 yılında iyice çıkmaza giren sürecin tersine  tereyağından kıl çeker gibi kolaycacık nasıl bu noktaya geldi?  Binlerce insani kayıplara, milyar dolarlarla ifade edilen harcamalara, heba edilen onca zamana bakıp aklınıza şu soru gelmeli: Ne oldu da size yarım asır  düşmanlık yapmış silahlı bir örgütle bir müzakere sürecini başlatıp kısacık bir sürede istediğinizi alıverdiniz? 

MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli'nin , PKK lideri Abdullah Öcalan’a, örgütü lağvetmesi koşuluyla, “Umut hakkı için başvurması ve TBMM’de DEM Parti Grup Toplantısı’nda konuşması” için yaptığı çağrı ile başlayan  süreç nasıl oldu da bu evreye hemen geliverdi sorusunu aklı başında herkesin  cevaplaması gerekiyor.

Bir şeyler oldu da nasıl oldu bilmiyoruz diye geçiştirmek mümkün mü bunu? 

Suriye'de Esad rejiminin yıkılması ile başlayan işaret fişeği ile ülkenin kuzeyindeki PYD-YPG yönetimini yeni Suriye rejimine entegre etme planlarının  uygulamaya dönüştüğünü  öğrenmeyen kalmamıştır herhalde. 

Bu konsalidasyon projesi ile İsrail tarafını da  güçlü kılacak şekilde formüle edilen, Türkiye tarafına da "merak etmeyin size de bir faydası olacak bunun" deyip PKK'ya ayar çekme mekanizmasını ateşleyen,  bölgedeki yeni konumlanmaya itirazı  engellemeyi başaran kimler acaba?

Bunları yazıldı daha önce de. Yazılanlar apaçık  sahnelenen oyunu duyurdu ve artık her şey yerli yerine oturdu. Şimdi bunun iç siyasette semirilmesi ve faydaya dönüşmesi süreci başladı diyebiliriz. Eğer beklenen gibi olursa her iki tarafı da memnun edecek sonuçlardan en önemlisi  23 yıldır iktidarda olanların yüzünün gülecek olması ve  bir 5 yıl daha yola devam diyebilecekleri bir seçim zaferini karşılama hazırlıkları diyebiliriz. 

Hikayenin hep mağduru olarak  kalmış Kürt tarafına gelince, "yılmadık,  kazandık" nidaları yükselecek, Cumhuriyetin kurulma yıllarına kadar uzanan bir hesaplaşmayı da hatırlatarak zaferin öteki  parçası görecekler kendilerini. 

Silahlar susunca elbet iyi olacak. Ama değişmeyenlere bakınca içiniz rahat olacak mı? Kürt kardeşlerimizin refaha kavuşmaları, bekledikleri eşitlik ve adalete kavuştuklarını söylemek o kadar kolay mı?

Elbette bu mücadelenin bir de öteki yüzü var, devam edecek olan. Silahlı tarafın bundan sonra devre dışı kalması demokratik yollarla  hak arayışında bir engelin kalkması anlamın geliyor sonuç olarak. Ama asıl mücadele bundan sonra başlayacak demeyi unutmayalım. Bunun için silahların bırakılması ile suça bulaşmış bir mücadele biçiminin rafa kalkmasının sağlayacağı açılım fırsatı kullanılmalı.  Bunu yaparken hafızalarda kötü yer etmiş tarihsel karakterlerin ve yapılanların vereceği güven ve itibar zedeliyici duygulara ne demeli? İnsanlığın hafızasını yok sayamaz kimse. Sonuçta  başlayan değişimi olumlu bir çizgiye oturtmak ise demokratik bir iklime ve kararlı bir iyi niyet çabasına bağlı. 

Ben komplo teorilerini sevmiyorum. Tarihsel değişimin çok katmanlı ve çok yönlü  süreçlerden geçerek çoğunluğun iradesiyle oluşan bir yöne evrileceğini ve böyle bir çabanın gücüyle orantılı başarılı olunacağını düşünenlerdenim. 

Ama boş bir iyimserlik yerine gerçekçi de olmak zorundayız. Nasıl bir siyasi olgunlaşma süreci bizi bekliyor? Üst üste binmiş hatalar, bağnazlıklar, akla uymayan ısrarlar yerine bunların yerini dolduracak toplumcu sınıfsal bir nesnelliğe oturan, hafıza kirliliğini kaldıracak bir dayanışma ve beraberliği nasıl kuracağız, asıl sorun bu olmalı. 

Bunun için her iki tarafın samimiyet göstergelerine bakmalıyız. Ancak dediğim gibi yine de bunu sağlayacak olumlu, demokratik ve hukuka saygılı bir siyasi iklimin olması şart. Yoksa sonuç yine hüsran olacak.

Bu açıdan analiz ettiğimde gelinen noktanın yine de  kalıcı bir  iyimserlik sağlaması yönünde katkıda bulunacağını ancak bunu engelleyecek çok yönlü tehditler bulunduğunu da hatırlayarak yola çıkmak gerektiğini düşünüyorum ben de.

Türkiye her yönden zor bir dönemece giriyor. Siyasi havadaki sertleşme , yok sayma, hukuku itibarsızlaştırma  olgusunu görmemezlikten gelemeyiz. Kısa vadeli hesaplar yerine toplumsal bütünlüğü sürdürülebilir kılacak ekonomik ve kültürel dönüşümü  sağlayacak yeni bir paradigmaya ihtiyacımız olduğu çok açık. Yeni bir barışçı ve yapıcı düzlemde Türkiye açısından  meselelere odaklanacak bir siyasi bilinci savunmak zorundayız.

GERÇEĞİN PEŞİNDE

Geçenlerde bir televizyon programında dinlediğim siyaset bilimci Sezin Öney'in söylediklerine katılıyorum. DEM Parti paralel bir evrende yaşıyor sanki. Burada söylenenlerden tek tek alıntı yapmayacağım. Her şey biliniyor, ortada. Böyle yapmalarının nedenleri var ve bunu Türkiye'nin bütünselliği açısından son derece akıl dışı, saplantılı ve tehlikeli buluyorum. 

Türkiye'de hukuk ve demokrasi anlamında yaşanan bir zor süreçte kendilerince tarihsel bağlam içinde süregelen savunma argümanlarını kullanarak siyaseten bir üstünlük yakaladıklarını düşünüyorlarsa yanılıyorlar.

Bunu Sezin Öney'in dediği gibi "parelel bir evrende" yaparcasına savunarak halklar arasında olması gereken dayanışmayı daha çok riske atıyorlar.

Ortadoğuda sınırlarımızın dibinde şekillenen yeni dengelere ve bunun  oyun kurucularına yaslanarak  diyalog ve müzakere diye adlandırdıkları mücadele süreciyle övünüyorlarsa yazıklar olsun onlara. Kelimelerimi düşmanca bir tutuma ve dışlayıcı sayılacak bir sertliği varmadan kullanmak istesem de geldikleri nokta ne yazık ki bu. 

Böyle olmasının ülkemizde siyasetinin muhalefet tarafını oluşturan  dinamikleri açısından açıklanabilir çok yönü var elbet. Bunları sıralamak istemiyorum şimdi. Ama bütün noksanlık ve artıları  bir bütün  içinde kullanarak toplumun var olma biçimini daha insancıl toplumcu yaşam koşullarına evrilnesi uğruna desteklemek önemli. Bunun yolu da akıllıca ve insaflıca dayanışma yapmaktan geçiyor. 

Türkiye halklarının geçmiş tarihsel tecrübeleri bunu şekillendirecek tarihsel deneyimlerle dolu.  Zorlaşan dünya konjonktüründe gelecek kuşaklarımız olan evlatlarımıza güvenli, huzurlu bir vatan bırakabilmemiz biraz da bunu idrak etmeye bağlı.  Yoksa dünyayı bir savaş riskine atan yaşanan son küresel gerginlikler içinden geçerken  yanlış tarafta yer almış oluruz. 

Bu bütünsellik içinde, her birimiz aklımız erdiğince tutarlı bir birey ve aydın gibi düşünen insanlar olarak, sığındığımız sahte  korunaklarımızdan, bencil konfor alanlarımızdan çıkmalıyız. 

Zavallı yoksul kandırılmış  insanlarımızı bahane edip toplumu olumsuzluğa itecek negatif tutumlardan kurtulmalıyız. 

Herkesin, her görüşten örgütsel birlikteliğin mücadele edeceği, etnik ve dini inanç ayrımını yapmadan, her bir parçanın kendi farklılığını göz etmeksizin  yer alacağı, el vereceği yeni bir iradenin savunuculuğuna geçmemiz gerekiyor. Toplumun çoğunluğunun asıl beklentisi budur.

Böyle bir ülke severliği toplumcu dokunuşun elleriyle, hukuktan yana özgürlük ve adalet savunan ve elbette bağımsızlığını her şeyin önünde tutan ilkelerin uğruna sahiplenmeliyiz. Tıpkı eskiden olduğu gibi, tıpkı Kurtuluş Savaşımızda olduğu gibi.

DOĞRU OLAN NE

 Gökçer Tahincioğlu T24'deki köşesinde şöyle yazmış:

"İktidarın bölgedeki gelişmeler nedeniyle bu süreci başlatmaya mecbur kaldığı yorumları çok da yanlış değil. Bölge öylesine gelişmelerden geçiyor ki Türkiye açısından, küresel ve bölgesel güçlerin etkisiyle ya da değil farklı adımlar atması zorunluluk haline gelmişti. Sorun, bu adımların atılıp atılamayacağı noktasında düğümleniyordu. Düğüm hâlâ çözülmüş değil."

Evelsi gün televizyonlarda izlettirilen tiyatral tüfek yakma sahnelerinin arkasından Erdoğan'ın yaptığı açıklamalar  bir bakıma tarihi sayılacak bir değişimin habercisi sayılabilir, müzakeresiz silah bırakıyorum açıklaması insanda hoşnutluk duygusu  yaratabilir baştan, yani buna sevinmiyorum demek anlamsız olur. Ama  bunun arkasındaki dış süreçleri, yani Ortadoğu'da gelinen noktaları hesaba kattığınızda aklınıza gelen neden sonuç ilişkilerini gördüğümüzde bu iyimserliğin sorgulanması gerekiyor.

Türkiye Kuzey Suriye'de PKK'dan beslenmiş hatta entegre olmuş Kürt oluşumlarına itiraz edecek durumdan uzaklaştırılmış, bunun karşılığında ise PKK 'nın silahlı bir tehdit olmaktan çıkartılması konusunda kazanılmış adımlar ile bölgede ABD'nin başını çektiği mevzilenme sağlama alınmıştır. 

Olayın bu cephesi  silah bırakma sürecinin temel tetikleyicisidir. Yoksa hiç bir müzakere, koşul dayatma olmadan kurulacak bir barış denklemi başka neyle izah edilebilirdi? 

Türkiye başından beri Suriye'deki Esad karşıtı mücadelenin içindeyken son radikal değişimden sonra, iş birliği içinde olmaya devam ettiği yeni Suriye rejimini zorlayacak bir müdahaleci tavır yerine temkinli bir geri adımı tercih etmiş ve karşılığında kendisine sunulan PKK'nın silahlı saldırganlığının sona erdirilmesi kararını kabullenmiştir. 

Bunun iç siyasette zor günlerden geçen Erdoğan yönetimine bir dayanma ve alan genişletme fırsatı vereceğini bilerek  öteden beri kafa yoran güvenlik ve strateji bürokratlarının da birlikte hazırladıkları plan uygulanmaya geçirilmiştir. Bahçeli'nin önderlik etmiş gibi göründüğü bu  sahiplenme sürecinin perde arkasında böyle bir dinamik olduğunu bilmek lazım.

Kısaca söylemek gerekirse işleyen süreci her noktasında Türkiye  gelişmelerin içinde bilerek politik bir tavır alan taraftır. Asıl mesele bu işleyişin siyasetteki fayda tarafını değerlendiren Erdoğan yönetiminin bu fırsatı nasıl kullanacağı ve verdiği sözlere ne kadar uyacağıdır.

Dünkü konuşmasında "Oturduk, konuştuk. Beraber bu yürüyüş için neler yapabiliriz? Bunları konuştuk. Demek oluyormuş. Daha güzel şeyler olacak. İnşallah mümkün olan en geniş katılımla, yapıcı ve kolaylaştırıcı bir yaklaşımla Meclisimizin de bu hayırlı süreci desteklemesini temenni ediyorum.” diyen Erdoğan bu çizgisini hangi somut adımlarla sürdürecek bu şimdilik belirsiz.

Öte yandan kendini demokratik entegasyon şeklinde özetleyen yeni Kürt siyasetinin hangi isteklerle bu politikanın içini dolduracağı da merak konusu.

Anayasal teminat altındaki  hukuksal bütünlüğü koruma hassasiyetine saygılı bir tavır mı alacaklar yoksa ayrımcılığı körükleyen faydasız  tutumlarda  ısrarlı mı kalacaklar, göreceğiz. 

Bu samimiyet testlerinden geçerken şunu da göreceğiz: Ülkede güçlenmekte olan CHP önderliğindeki yeni siyasi iklimin başarı koşullarını sağlayacak demokratik bir dayanışmaya göre mi hareket edilecek, yoksa sonu belirsiz açmazlara yol açacak şekilde Erdoğan yönetimiyle ittifak şemsiyesi altında  kendilerine bir siyaset alanı açmayı mı deneyecekler? 

Umarım ilkini denerler. Yazmaya, düşünmeye devam...

BABAMA MEKTUBUM

Keşke ben biraz daha genç olsaydım sen de erken ölmeseydin baba babalar gününde  benim de  gününü kutladığım bir babam olsaydı keşke. Seninl...