Gökçer Tahincioğlu T24'deki köşesinde şöyle yazmış:
"İktidarın bölgedeki gelişmeler nedeniyle bu süreci başlatmaya mecbur kaldığı yorumları çok da yanlış değil. Bölge öylesine gelişmelerden geçiyor ki Türkiye açısından, küresel ve bölgesel güçlerin etkisiyle ya da değil farklı adımlar atması zorunluluk haline gelmişti. Sorun, bu adımların atılıp atılamayacağı noktasında düğümleniyordu. Düğüm hâlâ çözülmüş değil."
Evelsi gün televizyonlarda izlettirilen tiyatral tüfek yakma sahnelerinin arkasından Erdoğan'ın yaptığı açıklamalar bir bakıma tarihi sayılacak bir değişimin habercisi sayılabilir, müzakeresiz silah bırakıyorum açıklaması insanda hoşnutluk duygusu yaratabilir baştan, yani buna sevinmiyorum demek anlamsız olur. Ama bunun arkasındaki dış süreçleri, yani Ortadoğu'da gelinen noktaları hesaba kattığınızda aklınıza gelen neden sonuç ilişkilerini gördüğümüzde bu iyimserliğin sorgulanması gerekiyor.
Türkiye Kuzey Suriye'de PKK'dan beslenmiş hatta entegre olmuş Kürt oluşumlarına itiraz edecek durumdan uzaklaştırılmış, bunun karşılığında ise PKK 'nın silahlı bir tehdit olmaktan çıkartılması konusunda kazanılmış adımlar ile bölgede ABD'nin başını çektiği mevzilenme sağlama alınmıştır.
Olayın bu cephesi silah bırakma sürecinin temel tetikleyicisidir. Yoksa hiç bir müzakere, koşul dayatma olmadan kurulacak bir barış denklemi başka neyle izah edilebilirdi?
Türkiye başından beri Suriye'deki Esad karşıtı mücadelenin içindeyken son radikal değişimden sonra, iş birliği içinde olmaya devam ettiği yeni Suriye rejimini zorlayacak bir müdahaleci tavır yerine temkinli bir geri adımı tercih etmiş ve karşılığında kendisine sunulan PKK'nın silahlı saldırganlığının sona erdirilmesi kararını kabullenmiştir.
Bunun iç siyasette zor günlerden geçen Erdoğan yönetimine bir dayanma ve alan genişletme fırsatı vereceğini bilerek öteden beri kafa yoran güvenlik ve strateji bürokratlarının da birlikte hazırladıkları plan uygulanmaya geçirilmiştir. Bahçeli'nin önderlik etmiş gibi göründüğü bu sahiplenme sürecinin perde arkasında böyle bir dinamik olduğunu bilmek lazım.
Kısaca söylemek gerekirse işleyen süreci her noktasında Türkiye gelişmelerin içinde bilerek politik bir tavır alan taraftır. Asıl mesele bu işleyişin siyasetteki fayda tarafını değerlendiren Erdoğan yönetiminin bu fırsatı nasıl kullanacağı ve verdiği sözlere ne kadar uyacağıdır.
Dünkü konuşmasında "Oturduk, konuştuk. Beraber bu yürüyüş için neler yapabiliriz? Bunları konuştuk. Demek oluyormuş. Daha güzel şeyler olacak. İnşallah mümkün olan en geniş katılımla, yapıcı ve kolaylaştırıcı bir yaklaşımla Meclisimizin de bu hayırlı süreci desteklemesini temenni ediyorum.” diyen Erdoğan bu çizgisini hangi somut adımlarla sürdürecek bu şimdilik belirsiz.
Öte yandan kendini demokratik entegasyon şeklinde özetleyen yeni Kürt siyasetinin hangi isteklerle bu politikanın içini dolduracağı da merak konusu.
Anayasal teminat altındaki hukuksal bütünlüğü koruma hassasiyetine saygılı bir tavır mı alacaklar yoksa ayrımcılığı körükleyen faydasız tutumlarda ısrarlı mı kalacaklar, göreceğiz.
Bu samimiyet testlerinden geçerken şunu da göreceğiz: Ülkede güçlenmekte olan CHP önderliğindeki yeni siyasi iklimin başarı koşullarını sağlayacak demokratik bir dayanışmaya göre mi hareket edilecek, yoksa sonu belirsiz açmazlara yol açacak şekilde Erdoğan yönetimiyle ittifak şemsiyesi altında kendilerine bir siyaset alanı açmayı mı deneyecekler?
Umarım ilkini denerler. Yazmaya, düşünmeye devam...