Bahçemdeki otların hali fena halde canımı sıkıyordu. Bütün kış yağan yağmurla beslenen topraktan aldıkları güçle boylanmışlar, adeta göğe doğru fışkırmışlardı. Birbirlerine hiç ayrılmayacak gibi kaynaşmış, bana karşı düşmanca birleşmişlerdi. İsimlerini hiç bilmediğim, kiminin dikensi sivri yaprakları olan, uçları püsküllü çiçekleriyle rüzgarda uçuşan, keyifle sallanan bir bitkiler cümbüşü adeta bana meydan okurcasına ayaklanmışlardı. Zavallı, geçen yaz bin bir emekle biçip adam ettiğim bahçeme yaz bittiğinde ben ayrılıp gidince yeniden sahip olmuşlardı. Sadece onlar mı? Kök saldıkları kireçli, kaya sertliğindeki toprağın içine işleyerek yarattıkları derin oyuklarda türlü türlü böceklerin çoğalmasını da sağlamışlardı. Şimdi işbirliğine bu canlılar bir olup katılmışlardı. Toprağın dipleri bunlarla doluydu. Bütün bu canlılar topluluğu yokluğumu fırsat bilip bana karşı savaş açmışlardı sanki. Sessiz mi kalacaktım, görmemezlikten mi gelecektim bu başıboşluğu? Beni ne sanıyorlardı?
Bu işe
kökten bir çözüm ne olur diye danıştığım
bahçe komşum, halime acıyarak bakarken
kendi yöntemini de anlatmaya çalıştı. Ona göre yapılacak iş çok basitti.
Otların yok edilmesi için en köktenci
çözüm zehir kullanmaktı. Evet, topyekûn
bir savaş!
Doğru
söylüyordu, her yaz başında çılgınca bahçeyi saran bu ot anarşisinin önüne
başka türlü geçmeyecektim. Komşumun adını verdiği botanikçi aynı zamanda çiçek
sever bir ziraatçıydı. Onda en etkili zehiri bulabileceğimi söyleyince
rahatladım. Hemen dediğini yaptım ve ziraatçıdan öğrendiğim gerekli bilgilerle - yani kuşandığım silahlarla-
koşa koşa eve döndüm. Ama eve sokmadan, zehir ilacını kimsenin eline geçmeyecek
şekilde gizli bir köşeye sakladım. Bizim bahçede kedi köpek boldur. Onların
bizi bahçede üreyen farelerden ve eve kışın girebilecek hırsızlardan
koruyabilmeleri için hayatta kalmaları gerekiyordu. Zehire ulaşmamaları için
erişemeyecekleri yükseklikte asılı duran bir alet çantasının içine gizledim
zehir kutularını. Artık işe başlayabilirim.
Ziraatçının
tavsiye ettiği şekilde rüzgarsız ve
yağışsız bir sabah erkenden kalkıp
harekatı başlattım. Ağzımı
burnumu bir maskeyle kapattıktan sonra aldığım zehir tozlarını kuşanıp bahçeye
fırladım. İlacı fazla havalandırmadan yaban otlarının üzerine serptim. Bütün
bahçeyi böyle taradıktan sonra bir kaç gün ölmelerini beklemem gerekiyordu.
Öyle yaptım.
Bir sabah
balkonda rengarenk açmış çiçeklerini
özenle sulayan karım yorganımı çekerek beni uyandırdı. Kalk, dedi, bak bahçede
neler olmuş. Heyecanla uyku sersemliğimi üstümden atarak ayaklandım, balkona
koştum. Evet, doğruydu. Koca bahçede bütün istemediğim bitkiler ansızın
sararmışlar, boyunlarını toprağa doğru büküp kaderlerine razı olmuşlardı. Zafer
benimdi. Bundan sonrası artık daha rahat olacaktı. Aynı gün gündelikçi iki
kadın işçi ayarlanıp, üzerlerinden tırmıkla geçilecek ve ortaya bahçemin
görmeye özlediğim yüzü çıkacaktı.
Çalışmalar
planladığım gibi gittikten sonra yapılacak iş, otlardan kalan boşluğun nasıl
doldurulacağıydı. Bu konuda komşumun bahçesinde henüz başlamış bir faaliyet
yoktu. Fakat muhakkak bir bildiği vardı. Sorup öğrendiğimde biraz keyfim kaçmış
olmakla birlikte yapılacak başka bir şey yoktu. Ya bahçeyi olduğu gibi betonla
kapatacaktım ya da üstünü dışarıdan
getirdiğim havalanmış yeni bahçe
toprağı ile örtecektim. Dikmek istediğim
süs bitkilerim için yine aynı ziraatçıdan temin edilecek güçlendirici
vitaminlere de ihtiyacım olacaktı. Yeni fidelerin ekilmesi için geç kalınmış
olmakla birlikte bu mevsimde hemen kök tutacak küçük menekşeler,
petunyalar falan bulabilirim. Ne
yapalım, başa gelen çekilecekti. Düşman otlardan kurtulmak avunmam için
yetiyordu.
Öyle yaptım,
bahçemdeki zararlı canlıların kökünü
kazıdıktan sonra artık rahat uyuyabilir, kendimle övünebilirdim. Bahçenin son
halini gören komşulara galip bir komutan
edasıyla bunu nasıl başardığımı anlattım.
Bana yardımcı olan komşum, geç bile kaldın dostum, baş edilmez bunlarla,
çekip vuracaksın, dedi. Çok haklısın, dedim. Artık savaşmayı öğrenmiştim.