İnsan doğduğu günden beri böğürüne saplanmış bir okla yaşar. Yaralanmıştır ama farkında değildir bunun. Görülmesin diye ok kırılmış, ucu böğüründe saplı kalmıştır.
İnsan acısını duymadığı bu okla yaşar yıllarca. Ama okla bir süre sonra yüzleşir ve bir gün bu okun kendisini zehirleyip öldüreceğini öğrenir.
Önceleri korkmaz. Hayalinde içindeki saklı oku böğüründen çıkartıp hedefini vurmaya çalışır.
Sonra hayallerine ulaşmak için eğitimden geçer. Gerçek bir oku kullanmayı öğrenir, hatta kitaplar okuyarak ustalığını ilerletir.
Bir ömrü okuyla birlikte hayalindeki hedeflerin peşinde koşarak geçirir. Sonra yaşlanıp, yorulur. Yeter der, biraz dinlenmeliyim. İşte o an aklına böğründeki ok gelir. Okun saplandığı yerdeki acıyı hisseder birden. Nefesi kesilir. Bunu düşündükçe her gün acı artar. Ok çok derinlere işlemiştir. Bulunduğu yerden çıkartılması da imkansızdır. Onunla yaşadığını bilmeden yıllar geçinceye kadar unuttuğu acı şimdi onu huzursuz etmekte, yaşarken duyduğu tatların önüne geçmektedir...
Bu acıdan kurtulmanın bir yolunu aramaya başlar. Çocukluk günleri aklına gelir, oyuncak okuyla nasıl oyunlar kurduğunu hatırlar. Ama gerçek bir oku taşıyarak yeniden yürümeye cesareti, gücü yoktur artık. Bir kaç deneme yapsa da hemen yorulur, vazgeçer...
Şimdi okun acısına da alışmanın bir yolunu bulmak üzere sadece kendisinin bildiği gizli bir yolculuğa çıkacaktır. Bu yolculukta yeni hedefleri için oka da ihtiyacı kalmamıştır. Bütün yüklerinden kurtulmuş, hiç bir okun ulaşamayacağı bir menzilde keşfettiği derin bir huzura kavuşmuştur...
