23 Haziran 2021 Çarşamba

İSMET İNÖNÜ'NÜN KAYIP BÜSTÜ DE NERDEN ÇIKTI SIMDI?

Niye aylardır peşindeydim bu büstün? Belki bazi dostlarim soruyordur...Olayı ilk önce Ali Rıza beyin hala yeni baskısı yapılamayan kitabından öğrenmiştim. Ne değerli bilgiler saklıdır bu kitapta, bilseniz. Onlardan biri de İsmet İnönü'ye ait kayıp büst ile ilgili olanıdır. Bu beni farklı yorumlara sevk etti başından beri...Trakya'da böyle bir büst ilk olarak Kırklareli'inde açılmıştı, bu önemliydi önce. Yıl ikinci dunya harbinin başlarıydı. Sınırdan Alman ordularının top sesleri duyuluyordu. Diğer Trakya halkı gibi Kırklarelilller de şehri terk ediyorlardı. Korkuyordu herkes. Gözler İsmet İnönü'deydi. Onun Hükümetinin alacağı kararlar insanların hayatını belirleyecekti.Acaba savaşa girilecek miydi? Trakya insanı 1912 den  beri savaşmaktan yorgun, bitkin düsmüştü. Balkan Harbi bitmiş, Birinci Dünya Harbi baslamıştı. Köyler boşalmış, çocuklar babasız, kadınlar kocasız kalmışlardı. Topraklar ekilemiyordu, kıtlik, açlik insanları tehdit ediyordu. İaşe sorunu idarecileri endişelendiriyordu.  İşgallerin arkasi kesilmiyordu ayrıca. Daha 1922 yılında en son Yunan işgali yaşanmıştı, insanlar çok çile çekmişlerdi. Bu topraklar acılarla yüklü kötü anılarla doluydu. Savaştan yana olan Nazi hayranlarının uğraşlarına rağmen yönetim Almanya ile ilişkileri  dikkatli bir politika ile yönetiyor ve harbin çılgınlığından uzak kalmaya çalışıyordu. İste İnönü Büstü  bir serhat kentinde  böyle olağan üstü günlerden geçerken halkın "milli şef"lerine bir teşekkürü sayılıyordi. Bustü Kırklareli için anlamlı kılan hikaye budur. Ama hikayenin gerisi de manidardır. Bu ise Türk siyasi hayatının karakteristik ýönlerindendir. 1950 seçimlerinde tek parti rejimi bitince eski hatıralar unutulur, büst yerinden sökülerek komutanlik bahçesinin karşısındaki hapishaneye kaldırılır. Hikaye bununla kalmaz, büst orada kimsenin haberi olmaadan yıllarca bekler. Hapishane bir gün yıkılıncaya kadar...Bulanlar şimdi yaşadığımıza benzer bir şaskinlığa kapılırlar. Müze yetkilerine sorulur. Onlar önemsemezler, "koyun bir kenara, sergilenmeye değmez" derler. Ama devlet geleneği gereği bulunan şey ne olursa olsun yok edilmez, muhafaza altinda tutulur ve bir depoya konur. Yıllar geçer ve bir depodan bir depoya  taşınsa da kimse devlet malıdır diye büste bir zarar vernez,ama kimse de ne işe yarar diye sormaz! Gerisini anlatmama gerek var mı? Birilerini eleştirmek değil niyetim, olan olmuş diyorum ve şasırmiyorum aslında. Bu da küçük bir örnek nasıl olsa! Ama sorulacak sorular, yapılacak yorumlar, alınacak dersler var derseniz haklısınız. Onu da yazarim bir gün.

KÖTÜLER DÜŞÜNSÜN

 Her pazartesi paylaştığım yazılarımı bir süre  Ayvalık  Postası olarak okuyun lütfen. Hayatımın  Ayvalık yarısı İstanbul'u düşleyerek geçer. Kışın da tersi olur. Hayat hep böyle geçer zaten. Her şey kavuşana kadar başka bir güzelliğin içinde sarılıdır size sunulmaya hazır. Değeri unutulur kavuştuktan sonra, hem de hiç farkına varmadan. Yaşadığınız anın hakkını verin  der dururuz da uygulamaya gelince unuturuz bazen bunu. Mutlu olmak insanlar için ne kadar zor değil mi? Oysa sabahları kumruların ve serçelerin seslerini dinleyerek uyanıyorum burada. Onların ne kadar mutlu olduklarını düşünerek kendime moral yüklüyorum. Kahvaltıdan sonra rutin hale gelen sabah yürüyüşüm için bana daha sakin gelen Şirinkent yolunu seçiyorum. Ağaçlarla, yabani bitkilerle konuşuyor, yol kenarında boyları  uzamaya başlayan sazlıktan geçerken mutlu oluyor, dinlenmek için oturduğum bankta İpek kafenin olduğu koydaki ışık oyunlarını  seyrediyorum. Bu fazla uzun sürmüyor, vücudumu tembelliğe alıştırmadan yeniden yola koyuluyorum. Dönerken Basın Kent'in bahçelerinden geçiyorum. Oradaki dev kaktüslere merhaba diyorum, pembe zakkumları içimden öpüyorum, ağaçların arasından duyulan kuş seslerini  dinliyorum. Adımlarımı hızlandırıyorum sonra. Güneş fazla yükselmeden eve varmalıyım. Yorgunluk garip bir şekilde  mutlu olmanın işareti buralarda. Çünkü yorulduysanız yaşıyorsunuz demektir. Bir öğlen uykusu ise bu yorgunluğu üzerinizden atacak bir ilaç size. Her şey bu kadar basit değil burada elbet. Sorunlar, yapılması gereken işler, tartışmalar da günün bir parçası. Ama insan her şeye rağmen huzurlu ve yaptığının doğru olduğuna inandığında zorluklarla daha iyi savaşabiliyor. Uzun lafın kısası burada hayat çabuk geçiyor. Kötüler düşünsün.

15 Mayıs 2021 Cumartesi

OH OLSUN VE BENZERLERİ

 Rize'nin İkizdere İlçesinde ağaçları ve suyu için kahramanca savaşan köy kadınlarının mücadelesine destek vermek, onları takdir etmek yerine,   "Oh olsun, oy verirken düşünücektiniz bunları!" demek nasıl bir ruh hali, nasıl bir bağnazlıktır? 

İnsanın kanını donduruyor değil mi? Ama böyle söyleyenler oldu maalesef!

Ağaca, suya, böceğe sahip çıktığını iddia edenlerin "oh olsun" serzenişlerine, başlarına kakarcasına alaycı sistemlerine ne demelidir? 

Olmaz olsun çevreciliğiniz! 

*

Aynı kötü huyu başka konularda da tekrarlamıyorlar mı bazıları? 

İşte, romanlarını bütün dünya okurlarının hayranlıkla okuduğu, ülkemizin adını bir kez de kötü şeylerle değil, edebiyat gibi bir konuda  dünyanın her köşesine tanıtan bir yazaramıza söylenenlere ne demeli?

"Ah affetmek çok zor seni Orhan Pamuk! Emperyalistlerin oynuna gelmeyecektin, yazık, yazık!" serzenişlerinde bulunup, her şeyi bildiğini zanneden kerameti kendinden menkul kişilere ne demeli?

Artık onlar için  Orhan Pamuk ne yazarsa yazsın, ne söylerse söylesin, gözlerinde hep bir suçludur! 

Olmaz olsun insafsızlığınız!

*

İşte benim  şarkılarını dinlerken sesine kurban olduğum güzel insanım Sezen Aksu'ya yapılanlar!

Onun unutulmaz şarkılarını yok sayıp, kafalarında sabitlenmiş bir  hükme dayanıp,  kendilerine pay çıkartanlara ne demeliyim? Sezen Aksu'nun İkizdereli kahraman kadınlarımızın diğer sanatçı dostları gibi yanında durmasını yorumlarken, yine aynı sabit yerden  "Sezen Aksu, yetmez ama evet dediğini hala unutmadık!" demelerine kızmaz mıyım?

Olmaz olsun haksızlığınız! 

İkizdereli kadınlara, Orhan Pamuk'a yapılan serzeniş  ile Sezen Aksu için yapılan serzeniş aynı çizgide buluşuyorlar işte...

Biz neden böyleyiz, ne zaman böyle hastalandık, yaralarımıza yenik düştük, kendimizle bir türlü hesaplaşamadık, iyileşemedik bir türlü?

Çok eskilerden beri, bütün yakın tarihimiz boyunca hem de!

TARIMIN DURUMU

 Trakya'da olduğu gibi bütün yurtta süt üreticileri zor durumda. Nisan ayında 2.80 TL olan çiğ süt 2.60 'dan alıcı bulamıyor. Ayrıca, özel şirketler süt alımını kesmiş durumda. Süt üreticisi için sütü sokağa dökmekten başka çare kalıyor mu?

Oysa süt ve hayvancılık sektöründe gerileme yoksullukla pençeleşen şehir insanların da hayatlarını, sağlıklı yaşamalarını etkiliyor, fiyatı bir yılda yüzde 50 den bile fazla artan süt ürünlerine erişmesini engelliyor, çocuklar yeteri kadar beslenemiyor.

Doğal kaynakların bir avuç kapitalist girişimci için yağmalandığı bir ülkede tarım emekçileri ellerindeki son varlıklarını kaybetmek üzereler. Trakya' da tarımdan ümidini kesmiş olan gençler köylerini terk ettiler, geride verimli şekilde işlenmesi gereken,  aile işletmesi kaynakları devletten de yeterli destek alınmayınca bir avuç varlıklı kesimin elinde toplanmaya devam etti. Köyden sanayi bölgelerine başlayan hızlı nüfus hareketi kırsal  üretimdeki   iş gücünün azalmasına  yol açtı. Sonuç,  et, süt ve tereyağ gibi temel ihtiyaç maddelerinin   zor temin edilmesi oldu.. 

Köylü gerilerken kabak en çok kentli yoksulların başına patladı.

Bütün bu hikaye içinden geçtiğimiz günlerin ders çıkartılacak bir  örnek olduğu için iyi anlaşılması gereken bir mesele.

Bu konu Kovid salgınıyla mücadele  kadar önemli. Çünkü Kovid ile mücadeleyi kazanabilmek için  ekonomide güçlü kalabilmek gerekiyor. Oysa tarım kaynaklarının bol ve ucuz olması gereken Türkiye'de bu fırsat iyi değerlendirilmiyor. Daha kötüsü  sosyal demokrat olduğunu iddia eden bir ana muhalefet kırsal kalkınmanın geçmiş deneyimlerini bile aratacak düzeyde toplumsallıktan uzaklaşmış durumda. Oysa özellikle modern  tarımda toplumsal çözümler uygulamadan  geleceği güvence altına almak mümkün değil. Bunun için de üretimden başlayarak satış kanallarına kadar toplumcu bir bakışa ihtiyaç var. Bunu da en iyi toplumcu sol muhalefet biliyor. Fakat onların da kendilerini inandırma ve kabul ettirme zorlukları var. Ancak şartlar herkesi buna zorluyor, bütün ileri kapitalist ülkelerde bile liberal çözümler yerini devletçi modellere zorlarken bizde bunun yerine devlet fabrikaları, arazileri özelleştiriliyor, üretici mallarını sokağa döküyor,  üreticiler çaresiz bırakılıyor, üretim gerilerken artan pahalılık fırtınası ile yoksulluk  derinleşiyor. Ülke kaynakları  topyekûn bir ihmal ve yanlış politikalar  nedeniyle ziyan ediliyor,  dışa bağımlılık artıyor, üretici üretimden kopuyor.

Bunun çözümü toplumcu  bir modeldir. Planlı, devlet yardımları ile desteklenen, kooperatifleşmeyi teşvik eden toplumsal tarım politikaları benimsenmeli, bu konuda girişimler gecikmeden hayata geçirilmelidir.

KENDİMLE BAŞ BAŞA

 İlk gençlik yıllarımdı, lisede rahmetli Oktay hocamdan aldığım edebiyat "eğitimi" öylesine ruhuma işlemişti ki Fen Bölümünü seçmeyerek kaybettiklerimi hiç umursamıyordum; hocanın arkasından gitmenin heyecanıyla bölüm birincisi olarak Liseden mezun olmuştum. Üniversite giriş sınavı da iyi geçmiş, yine okulun en iyi derecesini almıştım. Oktay hocaya aldığım puana aldırmayarak onun gibi bir edebiyat öğretmeni olmak istediğimi söylediğimde büyük bir hayal kırıklığı yaşamıştım. "Hayır," demişti Hoca, "Sen benim yaptığım gibi Türkoloj'yi seçmemelisin!" Niye böyle dediğini anlamamıştım, ama hayallerim yıkılmıştı sonuçta. Babamın mesleğini seçmek en doğrusuydu, ama yazları onun avukatlık yazıhanesinde çalışırken tanık olduğum  gelen vakaların tesiriyle, hukukun kanunlardan ibaret olduğu gibi yanlış bir karara varmıştım, sonunda babamın da ısrarı nedeniyle işletme gibi karakterimle hiç bağdaşmayan bir bölüme girmek zorunda kaldım.


Bu uzun girişi yaptıktan sonra, merak etmeyin uzun laf etmeyeceğim. Demek istediğim, insanın iradesi yaşadığı çevre ve zamanın koşulları ile son derece ilişkilidir, bu da işin içine tesadüflerin de karışması demektir. İnsan bunu seçemez, eğer yazabilseydim hayatımı anlatmaya bu seçimsiz bırakıldığınız noktadan başlamak isterdim. Sonuçta edebiyat öğretmeni olmama "kıyamayan", en iyi öğrencisine bu yolu kapayan hocama hiç kızmadım, hatta babama bile.

Eskiden beri yazdığım defterlerim vardı. Yazmasam susuz kalmış gibi olurdum. Yazdıklarımı çok erken yaşlardan beri herkes beğenirdi, ama bir yazar olmaya hiç vaktim olmadı. Bu da bir seçim sayılmalıdır sonuçta. İş hayatım çok uzun sürdü, okumak istediğim yüzlerce kitabı hala bitiremedim. Yazmak isteğimin görülen yüzünün kısa hikayesi böyledir özetle.


Yazarken kendimle baş başayım hala. Bu yazma cesareti de verir size. Tek başınıza olmanın müthiş cesaretini. Kaç kişi okuyacak demeden yazarsınız, kendinizle konuşur gibi. Şimdi yine öyle yaptım. Bir bayram sabahı diye başladığım hikayemde.

HATIRLAMAK VE HATIRLANMAK ÜZERİNE

Hatırlamak ve hatırlanmak. Belki hayatımızın bütün özeti bu iki sihirli kelimede saklıdır. Ne dersiniz?

Hatırlamak insanın ileri yaşlarda vazgeçemediği bir gereksinim olur birden. Mesela, nostalji dediğimiz ikinci bir yaşam, keşfettiğimiz yeni bir eğlenceye dönüştürür hayatımızı. Hayat sonsuz dediğimiz bir boşluğa akarken sizin  yer aldığınız anın değeri bu hatıralarla beslendikçe daha anlamlı hale gelir, onlarsız kendinizi sürüklendiğiniz boşlukta daha güçsüz ve çaresiz hissedersiniz.

Hatıralar insanı  ölüme karşı  daha dayanıklı kılan sihirli bir alet gibidir. Bütün anlatılmak istenenler, yazılanlar, söylenenler böylesine bir kucaklaşma, hayatınızla yeniden bütünleşme isteğinin bir sonucudur denebilir...

Bütün anlatı sanatları yaşanan olup bitenin tekrarıyla canlanan kendi hayatımıza dönmeyi sağlar aslında. Bu süreklilik içinde hem hesaplaşmayı hem de hayallerimizi yeniden olumlayarak öğretir bizlere. Sanatın doğurganlığı böylesine bir direncin parçasıdır.

Bu konu derinlere çekiyor sizi muhtemelen, farkındayım. Biraz da hatırlanmaktan bahsedeyim isterseniz.

İlkinde  hayatın öznesi olarak varken şimdi başkalarının hatırladıkları içinde  bir nesneye dönüşürsünüz bu kez ve muhtemelen o sırada siz yoksunuzdur. Başkalarının gözü önünden çekildiğinizde hatırlanmaya başlayabilirsiniz ancak. Ama aslına bakarsanız bu biraz da size kalmış bir iştir. Bunu başarmak için epey mücadele edersiniz, belki de farkına varmayarak. Hatırlanmak için gösterdiğiniz çaba gizli bir dürtüyle  yaptığınız o muhteşem hazırlığın bir parçasıdır aslında. Bunu bilmeden yaparsınız ve ne kadar başardığınızı da çoğu kere öğrenemezsiniz...

Bu da çok derin bir konu değil mi? Evet, haklısınız. En iyisi, sizi üzmeden bu sabah yazacaklarım bu kadarla kalsın deyip, noktayı koymak. Şimdi sevdiğiniz eskilerden  bir şarkıyı bulup dinlemenin tam zamanıdır. Bence siz de öyle yapın.

Nostalji hayat kurtarır!

20 Nisan 2021 Salı

Köy Enstitülerinşn Kapanış Nedenleri

 

Bundan 81 yıl önce 17 Nisan 1940 yılında kabul edilen 3803 sayılı kanunla kurulan Köy Enstitüleri  her yıl hatırlanıyor, anmalar yapılıyor. Köy Enstitüsü davası  Cumhuriyet Devrimleri bağlamında değerlendirilecek bir kurtuluş mücadelesiydi. Birilerinin sandığı gibi ne salt bir eğitim girişimiydi ne de birilerinin eleştirdiği gibi  köylerin   şehirlerden soyutlanmasını sağlayacak  hayattan kopuk bir tasarımdı. Bu nedenle Köy Enstitüleri konusuna girdiğinizde tarihin en can alıcı yönlerini anlatan  olaylarıyla karşılaşırsınız. Bu öylesine bir dönemdir ki, tarihin kahramanları üstlendikleri görevlerle dönemin ruhunu size yansıtırlar. Geleceği dokuyan sihirli elleriyle size örnek olacak izler bırakırlar.  Köy Enstitüleri merkezine bireyin oturtulduğu  bir kurtuluş davasıdır. Adının köyle eşleşmiş olması ait olduğu dönemin üretim biçimlerinin karakteriyle bir anlam kazanır, ancak ileriye açılan bir gözle baktığınızda bu özellikler ülke insanını daha  özgür, güçlü ve egemen kılacak özgünlüğü ile sizi zamanın ötesine taşır. Köy Enstitülerinin hala örnek teşkil edecek girişimler olduğunu konuşuyor, tartışıyorsak, bu onun ruhundaki  sağlam ilkelerin, yaratıcı yaklaşımların olmasındandır. 

Köy Enstitüsü deyince diğer önemli  mesele Köy Enstitülerinin kapanışına yol açan nedenlerin  doğru bilinmesidir. Çünkü bu konuya girdiğinizde bu kez ekilmek istenen tohumların yeşermesini engelleyen koşullarla yüzleşmek zorunda kalırız. Bunlar bilinmeden Köy Enstitüleri deneyimindeki başarısızlığın asıl nedenlerini doğru kavramak zorlaşır. Tarihi doğru kavradığınızda ise  bugün takılıp kaldığınız yerden kurtulmanız kolaylaşır. Tarih bu güne bakışımızı da belirler.  Bu nedenle Köy Enstitüleri üzerine yazmaya başladığınızda aslında  ülke tarihi hakkında konuşursunuz.  

Bu  girişten sonra  okuyacaklarınıza 1946 yılına dönerek başlamak istiyorum. Bu yıl tarihimizde önemli bir kırılma anıdır: 1945 baharında Almanya'nın teslim olması ile başlayan sona gelişle İkinci Dünya Savaşının Dünyanın büyük bölümünü ilgilendiren kısmı bitmiştir. Barışa doğru bir adımdır bu ama dünyanın iki rakip, hatta düşman diyebileceğimiz kampa ayrılmasıyla sonuçlanmıştır. Bir yanda başında ABD'nin bulunduğu serbest girişimci Batılı güçler, diğer yanda ise savaşın kazanılmasında önemli pay sahibi olan, Batıyla birlikte savaşmış Komünist blokun temsilcisi Sovyetler Birliği bulunmaktadır. Bu olgunlaşan yeni şartlar dış politika alanında ülkeyi kritik bir eşiğe getirir ve Türkiye önemli bir tercihte bulunarak ait olduğu ve güveneceği bloğu Batı olarak seçer. Bu sırada Yunanistan'da merkezi güçlerle Komünist Demokratik Ordu arasında iç savaş süregitmektedir. 

Gelelim ikinci kırılmaya: Ülkede Tek Parti dönemi kapanır ve serbestiyetçi, muhafazakar, dindar kesimlerin desteğini almış toprak zenginlerine ve kapitalist güçlere dayanan Demokrat Parti, CHP'den koparak siyasi hayatta çok partili rejime geçilmesini sağlar. İkinci Dünya Harbi'nin sona ermesinden ABD'nin önderliğinde alınan kararlarda otoriter rejimlere yönelik eleştirilerden Türkiye'deki Tek Parti rejimi de nasibini alır. İsmet İnönü, savaş sonrasının ekonomik sıkıntıları ve iktidarda kalabilmenin çaresizlikleri içindendir ve kendi partisi içindeki muhafazakarların da isteklerine boyun eğmek zorundadır. Partide, ilerici, Kemalist çevrelere karşı sesleri savaş sonrası yükselen,  kendilerini Anadolucu olarak tanıtan gruptan gelen eleştirilerin ağırlığı artmıştır. İşte bu kesimler dünyada ve ülkede esen yeni rüzgarlardan cesaret alarak İnönü'ye baskılarını yoğunlaştırırlar. Bu kişiler Hasan Ali Yücel'in Milli Eğitim Bakanlığından, İsmail Hakkı Tonguç'un radikal söylemlerinden rahatsızdırlar ve bu ikisine karşı bir süredir kararlı bir muhalefet hareketi başlatmışlardır. Buradan şu sonucu rahatlıkla çıkartabiliriz: Köy Enstitülerinin ilkelerine ve yöntemlerine karşı çıkışlar önce CHP içinde filizlenmiş ve özgünlüğünü kaybedeceği öğretmen okullarına dönüşme süreci bu kesimlerce başlatılmıştır. 

Demokrat partinin güçlenerek çıktığı 1950 seçimlerinden sonra Köy Enstitülerini tamamen kapatmasına  kadar geçen sürede CHP'de yerlerini sağlama almış çevreler paylarına düşen görevi başarıyla tamamlamışlardır. Anadolucu diye geçen bu grup önce Hasan Ali Yücel'in bakanlıktan ayrılmasını sağlarlalar. Yeni Milli Eğitim Bakanı Şemsettin Sirer Tonguç'a başından beri karşı duran bir kişidir. Bu konuda Sirer'in yanına aldığı destekçisi ise yine el üstünde tutulan başka bir eğitimci olan Halil Fikret Kanat’tır. Adeta Tonguç'un yapmaya çalıştıklarını engellemek üzere bir karşı tez savunucusu olarak kaşımıza çıkar Kanat. Yazdığı kitabı Milliyet İdeali ve Topyekün Milli Terbiye adını taşımaktadır ve Anadolucu grup tarafından hayranlıkla karşılanmıştır. Aslında yapılmak istenen Almanya'da Nasyonal Sosyalizm artığı görüşlerin tekrarından başka bir şey değildir. Amerikalı araştırmacı Kirby yazdığı kitabında(Türkiye'de Köy Enstitüleri, Fay Kirby,1962) onun eğitim konularında kullandığı bütün kavramların Nazi fikirlerinden esinlenmiş olduğunu söyler. Örneğin, yazdığı kitabın adında geçen "Topyekün" ifadesinin bile bir Nazi dili olduğunu hatırlatır. Kanat ve dolayısıyla Milli Eğitim Bakanı Sirer, Nasyonal Sosyalizmden beslenen bir eğitim modelinin peşinden giderler ancak insanları yanıltacak şekilde kullandıkları kavramları Kemalizm ile bağdaştırarak farklılıklarının üstünü örtmeye çalışırlar. İşte Köy Enstitülerinden rahatsızlık duyanların zihniyetleri böyle kişilerce temsil edilmekte ve bu zamanın siyasi dengeleri açısından kabul görmektedir. 

1943 yılında yapılan İkinci Maarif Şurası Kemalist ilericilerle onlara karşı çıkan Anadolucu görüşten yana olanlar arasındaki çekişmelere sahne olur. Anadolucular Türkçülüğe sahip çakarlarken aslında Hasan  Ali Yücel'in savunduğu çağdaş, ilerici fikirleri ırkçı bir inkarla çürütmeye çalışırlar. O yıllarda Sovyet Rusya topraklarında ilerleyen Almanya ordusunun zaferleri gözlerini büyülemiştir. Almanya'nın  başarısı savaş yılları boyunca Türkiye'de ırkçı çevrelerin hayranlığı ile karşılık bulacaktır. Sovyetlerin mağlubiyetini görme sevinci ülke içindeki komünistleri  ezme arzusunu kamçılar. İnönü döneminde başarılı bir dış politika ile içerdeki beklentilerin tersine Almanya yanında savaşa girmeyerek çok doğru hareket etmiştir ama içerde Köy Enstitüleri gibi Atatürk döneminin devamı sayılacak devrim niteliğindeki adımları tehdit olarak kabul eden kesimlere de göz yumulmuştur. 

Fakat Avrupa'da savaşın bitmesine yakın zamanlarda Sovyet cephesinde Türkiye'yi ilgilendiren bir tavır değişikliği olur.  Elbette bu Sovyetler Birliği'nin savaş sonrası kendisini düşünerek almak istediği bir güç mevzilenmesinden kaynaklanan bir karardır: 1945 yılının Mart ayında Sovyet yönetimi 1925 yılında imzalanmış olan Türk Sovyet tarafsızlık ve saldırmazlık paktını yenilemeyeceğini Türkiye'ye bildirir. Hatta bununla yetinmeyerek Kars ve Ardahan üzerinde yeni isteklerde bulunur, Türkiye'nin egemenlik hakları için hayati önemi olan Montrö anlaşmasının gözden geçirilmesini ister. Japonları attığı atom bombasıyla dize getiren ABD askeri üstünlüğünü kanıtlamıştır, buna karşılık Sovyetler Birliği  Doğu Avrupa’da kendine bağlı devletler kurarak bir tampon bölge oluşturur. Bütün bu gelişmeler ABD'nin komünist bloku kendisine en tehlikeli düşman olarak görmesine yol açar ve  bu tür hesapların sonucunda Truman Doktrini ilan edilir. Başkan Truman 1947 Mart ayında açıkladığı doktrini açıklar. Buna göre ABD, komünizm baskısı altında bulunan devletlere askeri ve mali yardımda bulunacaktır. Burada kastedilen iki ülke, Türkiye ve Yunanistan'dır. Türkiye'ye 100 milyon, Yunanistan'a 300 milyon dolar yardım yapılır. 

Sovyetler Birliği'nden gelen istekler son derece ürkütücüdür. Kars ve Ardahan'dan sonra Boğazlar ‘da askeri üs kurulması da istenince İnönü ABD’den askeri destek ister. ABD Truman Doktrini uyarınca bu desteği seve seve vermeye hazırdır. Ancak bunun karşılığında Türkiye'de başlayan çok partili hayatın yerleşmesi için serbest seçimlere dayalı demokratik düzenin yerleşmesi, kalkınma planlarından vazgeçilmesi, Köy Enstitüleri gibi komünizmi çağrıştıran uygulamalardan kaçınılması istenir. 

İşte Köy Enstitülerini kuruluşunu hazırlayan ihtiyaçlardan yola çıkarak Atatürk'ün yeni bir toplum yaratma ülküsüyle önderlik ettiği eğitim hamlesinin sonunu hazırlayacak gelişmeler savaşın sona ermesiyle başlayan anlattığımız bu olaylarla bağlantılı olarak yaşanır. 

Çok partili hayata geçişten sonra   CHP  içinde artık muhafazakar kanadın sesi daha güçlü çıkar.  Bu güçlenme 1960 yılına kadar devam edecektir. Köy Enstitülerine sahip çıkan kurucu rol oynamış ilerici aydınlara yönelmiş bir tasfiye süreci başlar. Partinin lideri olarak İsmet İnönü bu gelişmelere engel olamayacaktır, daha doğrusu suskun kalmayı  siyasetin kuralları gereği tercih edecektir. Oysa aynı İnönü çok partili yapıya geçerken Demokrat Partiyi kuran çevrelerle eğitim seferberliğinin devam edeceğinin güvencesini ister. Celal Bayar bu isteğe karşılık, "Bilakis buna devam edeceğiz," yanıtını verir. İkinci soru dinle ilgilidir ve İnönü, "Dinle oynayacak mısınız? diye sorduğunda aldığı cevap "Hayır, laiklik dinsizlik demek değildir" olacaktır. 

Öte yandan çok partili hayata geçişle birlikte ülkede demokratik özgürlükler üzerinde baskıların artmaya başladığını da görürüz. Güçlenmek isteyen sol muhalefeti susturmaya yönelik baskılar bu yeni dönemde her iki partiyi serbestlik konusunda aynı çizgide buluşturacaktır. Karşılarındaki muhalefeti sindirmek için  iki partide aynı görüşler hakimdir. Sonuçta Vatan ve Tan gazeteleri kapatılacak, işçi hareketlerini destekleyen sol aydınlar tutuklanacaklardır. Görüldüğü gibi iki parti de "güdük bir demokrasi" oyunun sürdürme konusunda tam bir işbirliği içindedirler.

Köy Enstitülerinin kurulmasına sahip çıkan Hasan Ali Yücel ve bu hareketin fikir babası olan İsmail Hakkı Tonguç artık hedef tahtasına oturtulmuşlardır. İlk yapılacak iş köy enstitüleri kurucu ve yöneticilerini işbaşından uzaklaştırmaktır. İlk önce 5 Ağustos 1946'da Hasan Ali Yücel Milli Eğitim Bakanlığından istifa ederek ayrılır, ardından 21 Eylül 1946 tarihinde Tonguç İlköğretim Genel Müdürlüğünden Talim Terbiye Kurulu Üyeliğine alınır.  Fakat bu yeterli görülmez, 2 Nisan 1949’da Ankara Atatürk Lisesi Resim-Elişleri Öğretmenliğine atanır. Tonguç'a okulda   hazırlanmakta olan bir öğrenci piyesi için sahne dekorlarını boyamak görevi verilir. O itiraz etmez ve seve seve bu görevi yerine getirir. Tonguç’un yaşamı boyunca inandığı ilke, her uygulamanın hangi seviyede olursa olsun eşit değerde olmasıdır. Tonguç için önemli olan iştir. İşin her türlüsünü severek yapmaya hazırdır. Elleri boya içinde resimler ve kitaplarla dolu olarak derslere girer, öğrencileri ile  kaynaşır. O kibirli öğretmenlere hiç benzemiyordur. Her fırsatı sonuna kadar kullanarak insanlar arasında düşüncelerini yaymayı sağlayacak bir becerisi vardır. Resim İş öğretmenliği yapan Tonguç'la Köy Enstitülerini çoğaltmak için köy köy koşturan Tonguç arasında hiç bir fark yoktur. Bakanlıktakiler onu öğretmen olarak tayin etmekle huzursuz olmuşlardır, sonunda Demokrat Partinin iktidara gelmesinden kısa bir süre önce  Kayseri Lisesi resim öğretmenliğine tayin edilir.

Demokrat Parti 14 Mayıs 1950'de  büyük farkla seçimi kazanıp  iktidara gelince Milli Eğitim Bakanı Tevfik ileri olmuştur. Hemen ardından  Tonguç ve daha 8 öğretmen bakanlık emrine alınırlar. Yeni Sabah gazetesinde çıkan haber manşete "Sol temayüllü hocalar bakanlık emrine alındı" yazmakta ve haberin altında Bakan Tevfik İleri’nin demeci verilmektedir: "Bu şahıslar solcu olarak tanınmıştır. Çocuklarımızın zehirlenmesine müsaade edemezdik. Hatta İsmail Hakkı Tonguç’un emekliye ayrılmasına iki ay vardı. Ben onu vekalet emrine almakla efkârı umumiye karşısında solcu olup olmadığının hesabını vermesini münasip gördüm."

Tonguç 5 Aralık 1950’de, Bakanlık, bakanlık emrine alınma nedenini öğrenmek ister ve Danıştay'a başvurur. Açılan karşılıklı davalar 16 Aralık 1954’e kadar sürer.  Gerçekte Tonguç’un maddi durumu iyi değildir. Bakanlık emrine alındığı yıllarda  yapımında bizzat çalıştığı 25 yıllık küçük bağını ve bağ evini satmak zorunda kalır.

Tonguç 1946 - 1960 yılları arasında devletin güvenlik örgütler tarafından sürekli olarak takip edilir , hatta oğlu Engin Tonguç yazdığı kitabında (Devrim Açısından Köy Enstitüleri ve Tonguç, Ant Yayınları) aynı soyadı taşıyan bütün yakınlarının izlendiğini anlatır. Bütün hayatı boyunca tek bir olaya karışmamış olan ilk öğretim müfettişi kardeşi bile yıllarca izlenir, oğlu Dr. Engin Tonguç'un uzmanlık eğitimi için yurt dışına çıkması engellenir. Yıllar sonra bile turist olarak yurt dışına çıkmak istediğinde pasaport verilmez. Oğlu pasaport almak için uğraşırken 3 yıl önce ölmüş babasının dosyalarının hala takip edilmekte olduğunu öğrenince adeta isyan edercesine " Babam, 3 yıl önce öldü, bunu öğrenip de kayıtlarınıza işleyemediniz mi" demekten kendimi alamaz! Hasan Ali Yücel'in yerine Milli Eğitim Bakanı olan Şemsettin Sirer'in Tonguç’a söylediği "senin çoluk çocuğunla birlikte belini kıracağım" sözü gerçek olmuştur.

İsmail Hakkı Tonguç ölümünden 12 gün önce 14 yıldır gidemediği Hasanoğlan Köy Enstitüsünü görmeye gider. Bir zamanlar çalılardan geçilmeyen sırtta şimdi ağaçlar yükselmektedir. Enstitüyü dağıtmışlar, ama ağaçları yok edememişlerdir. Orada hayatında iki şeyden pişmanlık duyduğunu söyler. Birisi açtığı Köy Enstitüleri'nin sayısını 20'sen 60'a çıkaramamış olmasıdır. Diğeri ise daha fazla kız öğrenciyi okutamamış olmasıdır.  

İsmail Hakkı Tonguç 23 Haziran 1960 günü öldü. Oğlunun anlattığına göre, ileride oluşan üzücü olayları göremediği için mutlu ölmüştü...


 

14 Nisan 2021 Çarşamba

Sonuçları Ağır Bir Kısır Döngü

Halk Sağlığı Derneği Yönetim Kurulu Başkanı olan Pınar Okyay bugünkü yazısında "Dün itibariyle dünya istatistiklerinde ülkemiz Hindistan, Brezilya ve Amerika Birleşik Devletleri (ABD) sonrasında 4. sırada en yüksek "günlük yeni vaka" bildiriminde bulunmuş. Ama bu veriyi sadece bu kadar okumamız eksik olur. Bu üç ülkenin de nüfusları bizden çok yüksek. Hindistan yaklaşık 1 milyar 400 bin, ABD 333 milyon, Brezilya 214 milyon. Ülkemiz de malum 85 milyon." diyor. (T24, 11.4.2021) Sonuç olarak vaka sayısında  4. sırada olmamız bizi sakın yanıltmasın. 100 bin kişiye düşen günlük vaka sayısında dünyada birinci sıradayız. 

Bu korkunç bir durumdur.

Ekonomik kriz kadar korkunç...

Yoksulluk tanımı yaparak insanların kafasını ve kendimizi kandırmayalım.

"Yoksulluğun değil, açlığın tanımını yapar mısın?" diye seslenme zamanı artık.

Sakın, "birçok açlık tanımı var; mutlak, aşırı, göreceli, nesnel, öznel açlık..." demeyin...

İnsanlara kapanmadan bahsetmek için önce açlığa çare bulunmalı.

İnsanlara bu cesareti verebilmek için, "ey vatandaşım, ey halkım arkanda devletin var, ben yanındayım" diyebilmek gerekiyor...

İnsanlar açken, en temel yaşam haklarından yoksun, sefaletin içinde kıvranırken onlara tam kapanmadan bahsedemezsiniz...

Yasakları hatırlatıp niye korunmuyorsunuz diyerek cezalandırmak çözüm değil. Sorun sadece bireylerin davranışlarıyla ilgili değil. 

İşte aşılamadaki durum ortada. Henüz 8 milyon küsur kişiyi aşılayabildik. Geride daha 50 milyon kişi var. Ortada aşı da yok. Günlük  test sayısında dünyada 72. sıradayız.(Pınar Okyay) Dünyada kötü örnekler konuşulurken biz akla geliyoruz.  Bilim Kurulları hem ehil olmayan kişilerden oluşuyor hem de bağımsız oldukları şüpheli. 

İşte bu nedenle kapanmanın gereklerini anlatırken  bütün yükü vatandaşa atıp  maske, hijyen, mesafe demek inandırıcı olmuyor. 

Devlet olarak görevleriniz unutuluyorsa, kapanmanın   gereklerini sadece vatandaşa yüklediğiniz sorumluluklarla sınırlı tutarsınız. O da sorunu çözmeye yetmez.

Ne yapalım, gücümüz bu kadar, zengin bir ülke değiliz derseniz, o zaman da size ekonomiyi niye kötü yönettin, niye merkez bankasının dolarlarını çarçur ettin diye sorar muhalefet.

Soranlara soruşturma açarsın konuşmalarını engellersin de salgın geriler mi böyle yapınca?

Oysa her şey birbirine bağlı...

Yaşanan böyle zor günlerde vatandaşının arkasında durmak demek, önce onun derdini, şikayetini dinlemekten geçer. Kira, vergi borcu olanların, geçimini sağlayacak tek kuruşu kalmayanların, güvencesiz yaşamak zorunda olanların, çocuklarının eğitimsiz kalmasına katlananların acısına çözüm bulmak gerekir. 

Vatandaşa daha çok umutsuzluk, çaresizlik duygusu aşılarsınız böyle yapmazsanız. 

Sahte gündemlerle suçlular yaratıp koruyuculuk adına destek sağlamak mı, yoksa herkese eşit ve adil davranmak mı doğrudur böyle günlerde?

Vatandaşları ortak bir dertte birleştiren bir Covid 19 virüsü varken,  çözümler ararken de, uygularken de eşit davranmak zorundadır yöneticiler. Fedakarlık yapanların bunu istemeleri en doğal haklarıdır çünkü. 

Virüsün tek rengi vardır, bulaştığı insanlar farklı görüşte, inançta olsalar da. Devleti yönetenler böyle zor günler yaşanırken  eşit davranarak, adil olarak, kimseyi görüş ve inançlarından dolayı ayırmayarak başarılı, inandırıcı olabilirler.

Oysa ülke salgın ve ekonomik sorunlarla bocalarken  hukuksuzluğu tartışılan göz altılar, işten çıkarmalar, soruşturmalar, temel hak ihlalleri ve özgürlüğü engellemeler, suçlamalarla boğuşmaktadır...

Böyle bir ortamda ülkeyi her yönden huzura kavuşturacak adımlar atmak nasıl mümkün olabilir?

Herkes korkuyla ve umutsuzsa yaşıyorsa orada tıpkı salgının  yaşattığına benzer başka türlü bir salgın var demektir.

Bu bir kısır döngüdür. Sonuçları ağırdır ve herkesi ilgilendirir.

İbretlik Bir Hikaye

 8 gün önce 14 Emekli Amiral hakkında  göz altılarla başlayan sorgulama süreci dün gece adliyeye sevk işleminden sonra alınan serbest bırakma kararıyla nihayet tamamlandı. İyi ki 80 gün sürebilecek devrialem 8 günde bitti! Eğer bir savcı bu karara itiraz etmezse olay kapanmış olacak. Geride darbe hazırlığı değil  ama darbe dönemlerini  andıran bir dizi hukuk dışı uygulama, hakaret, yorum, lekeleme kalacak.

Bunları hatırlamakta fayda var. Her şey gibi bunlar da unutulur çünkü.

Önce göz altı, sonra delil aramak gibi ibretlik bir hikaye yaşandı mesela...

Sabahlara kadar deliller arandı...

Yargıtay başkanlığı göz altına alınanlar hakkında hüküm verdi...

Erzincan Tapu kadastro müdürü bile üstüne vazife saydı, bildiriyi şiddetle kınadı...

Sahil koruma komutanlığı da sessiz kalmadı...

Polis daha ifade bile  almadan "darbecileri teşvik eden"  partiye ait  üyelik bilgileri birilerince   gazetelere yollandı. 

O gazetelerden birinin yönetmeni  bunları marifetmiş gibi hemen ifşa etti. Sonra ayıp oldu deyip özür diledi...

Sadece o mu, yine muhalefet kanadında  çok satan bir gazetenin bir yazarı  Emekli Amirallerin duyurusuna baştan çok kızdı ve iktidarın tepkisi son derece doğrudur deyiverdi..

Sadece o mu, aklı başında sandığımız, deneyimli, yaşını başını almış solcu bir yazarımız bile kendini tutamayıp  "söylenene değil söyleyene bak!" deyiverdi. Hızını alamayıp bu gereksiz uyarı demokrasi mücadelesi verenlerin işini zorlaştıracak diye yazdı.

Bir muhalefet partisi lideri ise emekli amirallerin Montrö konusunda bilgi ve tecrübelerine dayanarak düşüncelerini, kaygılarını açıklamalarını zevzeklik olarak niteledi...

Kısa geçiyorum... 

Anayasasında hukuk devleti ilkesi devletin temel niteliği olarak düzenlenmiş bir ülkede bunların yaşandığına şahit olduk işte... 

Şaşırdık, üzüldük, bunaldık... 

Neyse ki hukukun gereği yapıldı sonunda ve duyuru sahipleri serbest bırakıldılar. Umarım bu yaşananlar kötü bir anı olarak kalır. Dersler çıkartılır... 

Eğer başımıza daha kötü  başka şeyler gelmezse.

24 Temmuz 2019 Çarşamba

Demokrasiye Giden Yol

Üç gündür Pazar günkü adaylar buluşmasını gözden düşürmeye çalışmak, bu münazaranın olumlu tarafını görmemek, karşı tarafı zor duruma sokmak niyetiyle araçsallaştırmak ne kadar saçma!

Moderatör üzerinden yapılan saldırının önce kendi adayına zarar verdiğini bile göremiyorlar üstelik. Yenilgiyi ve kaybedeceklerini anlamış bir ruh halini yansıttıklarının sanırım farkında değiller.

TC Anayasanın hala geçerli kurallarını hiçe sayan Erdoğan'ın Cumhurbaşkanı sıfatıyla otobüs üzerinde miting konuşması yapması, taraftarına çay paketi atması ise dünya siyasi literatürüne geçecek bir fiyasko!

Bu ülkenin demokrasi geleneği çok güçlü değil, siyasi tarihi benzer tuhaflıklarla dolu. Toplumun  30-40 sene önceki toplum olmadığının, yeni nesilleri, gençleri farklı yetişen, görüş ufku yenilenmiş, dinamik bir ülke olduğunun farkında değiller.

Kullandıkları eskimiş yöntemlerle arkalarında düşündükleri kitleyi hala çoğunluk sanmaları ne büyük bir yanılgı?

Şu seçim kampanyasında ülkeye yaşattıkları gerilim, hayal kırıklığı, kızgınlık yetmiyormuş gibi seçimin adil ve özgürce olmasını engelleyen tavırlar, söylemler, yakıştırmalar ile ülke yönetiminde kalmalarını daha sorgulanır yaptıklarını anlamıyorlar mı?

Seçim itirazları sırasında kullanılan gerekçelerin inandırıcılığı bir kez daha yıkılmıyor mu?

İktidar bir güven sorunu yaratıp itibar kaybını kendi elleriyle yaratmıyor mu?

İktidarlarının sonuna yaklaştıkça sarıldıkları çareler ülkeyi zor günlere taşıyabilir.

Seçilmiş bir kişinin yönetime gelmesini özür dileme şartına bağlamak gibi garip bir açıklama sanırım seçim öncesi yıpratma taktiğinden öteye geçmeyecektir.

Cumhurbaşkanı tarafsızlığını gölgeleyen bu tür tutumlarıyla şaşırtıcı gelmiyor kimseye ama zarar gören hukuk devleti oluyor.

Çok savundukları başkanlık sisteminin demokrasi ve hukuk açısından yarattığı hazin durum özgür seçimlerle iktidarın değişmesi gibi temel bir kuralı dahi gölgeliyor.

Sanırım gelinen noktada üzerinde durulacak asıl konu bu olmalı. Ama bunun cevabını ulusun iradesi seçimlerle verecektir diye düşünüyorum.

İstanbul seçimleri bu nedenle hem bir sonun hem de demokrasiye sahip çıkmanın bir miladı olacaktır.

Kazanan millet olacaktır. Değişimin yolu açılmıştır...

Umutlu Olmaya Mecburuz

İstanbul seçimlerinin Büyükşehir Başkanlığı ayağının "oylar çalındı" iddiasıyla iptalinden sonra gözler YSK'nın açıklayacağı gerekçeli karara çevrilmişti. YSK'nın yayımladığı 250 sayfalık gerekçeli raporda oyların çalındığına dair hiçbir ibare yer almadı, kanıt gösterilmedi. "Bir şeyler nasıl olmuşsa olmuş" demenin ötesine geçmeyen nesnellikten, inandırıcılıktan uzak bir açıklama! Hukuk sisteminin geldiği hali bir kez daha gösteren hazin bir nokta!

Yandaş gazeteler bu raporu "işte 7 üyenin 212 sayfalık gerekçesi" diye sundular. Oysa raporun önemli bir bölümü AKP'nin sunduğu itiraz dilekçesinde yer alan, okuyanın kafasını karıştırıp yanlış yoruma yol açan detaylarla doluydu. Bunların 7 üyenin aldığı iptal kararı ile hukuksal bir bütünlüğü yoktu. Üstelik rapordaki kararı ifade eden sonuç bölümü 10 sayfayı geçmiyordu...

Raporun üzerinde çok konuşulduğu ve yazıldığı için burada bu konuya yeniden girmek istemiyorum. Ama gelinen noktada şunları gördük:

a) YSK itiraz dilekçesindeki iddiaları hukuksal bir süzgeçten geçirmemiş, muhalefet şerhi koyan 4 hakimin yazılan raporda 35 sayfa tutan hukuk dersini görmezlikten gelmişti.

b) Seçim sonuçlarına düşürülmek istenen gölge bir demokrasi ve hukuk ayıbına yol açmıştı. Bu durum demokratik dünyada bir süredir yaşanan itibar kaybının geldiği son aşamaydı. Ekonomiyi ve sosyal hayatın bütün dengelerini bozacak kadar olumsuz yansımaları olacaktı, nitekim oldu da.

c) Yapılan itirazların gerçek dışı olduğundan kimsenin şüphesi yoktu. Bunlara AKP saflarında hala siyaset yapan ve ona oy verenlerin bir bölümü de dahildi. Gelinen nokta asıl bu yönüyle itirazın gerçek nedenlerini sorgulamamızı gerektiriyordu. Partide liderlik tarafında yaşanan bir beka sorunu olduğu aşikardı.

Seçimin iptal edilmesini sağlayanlar bununla yetinmediler. 31 Mart öncesinin kutuplaştırıcı dili bu kez seçimin galibi Ekrem İmamoğlu'nu doğrudan hedef alarak devam ediyordu. Sözde terör yandaşlığı saldırısına bir de pontusçuluk suçlaması eklendi. Komik sayılacak yakıştırmalar, ayrıştırıcı, düşmanlaştırıcı bir siyasetin düzeysiz araçlarına dönüştü. TV programına çağrılan İmamoğlu'nun konuşması montajlandı vs. Bu kadarı da olmaz dedirtecek bir durum! Benzerleri siyasetimizde daha önceleri de yaşanmış belki, ama yeni kuşağın gözünde anlamakta zorluk çekeceği şeyler bunlar...

Yapılanlar ne yazık ki siyasetçilerin ifadeleri ile sınırlı kalmaz böyle durumlarda. Bazı yöneticiler, savcılar bu dilin tesiriyle kendilerini seçen iktidara bağlılıklarını kanıtlamak üzere, kazanımlarını sağlama almak için hukuku hiçe sayarak hünerlerini gösterirler. Şarkıcı Alpay'ın konserinden sonra yaşananlar, Ordu mitinginde ve sonrasında Valilikçe miting için yapılan ikazlar ve sonrasındaki yasaklar son örnekleri.

YSK başkanından bugün duyduğumuz açıklama ise beklenildiği gibiydi aslına bakarsanız. Bayram içinde Şişli İlçe seçim kurulu başkanının itiraz dilekçesine verilen cevap sayesinde öğrendik ki İstanbul'da mevcut seçim kurullarıyla seçime devam demiş YSK. Oysa iptal gerekçesinde aynı YSK, 754 sandık kurulu başkanının yasal zorunluğa uyulmaksızın kamu görevlisi olmayan kişiler arasından belirlendiğini söyleyerek (tam olmasa da) kanuna aykırılık oluştuğuna dikkati çekmişti. Seçimin neticesine etki ettiği idda edilen seçim kurulları ile 23 Haziran seçimlerine de gideceğiz demek ne anlama geliyor pekiyi?

Bir sürü ciddi eleştiri yapıldı bunlar için. Hatta AKP bu karara itiraz etti. CB Erdoğan (artık yandaş basın sadece Başkan Erdoğan diyor) bile "yanlış anlaşılma var, bu mesele burada bitmez" dedi ve HSK'yı işaret etti, hatırlayın.

Oysa yapılması gereken YSK'nın bu tepkilere doğru dürüst bir yanıt vermesiydi. Araya uzun bayram tatili girince ne yapılır diye düşünmeye zamanları kaldı ve bunu kullandılar.

Bugün Sadi Güven'in açıklamasından öğrendik ki kulislerden sızan bilgiler doğruymuş, (ve Başkan da demişti zaten) YSK itiraz edilecek seçim kurulları hakimleri için topu HSK'ya atmaya karar vermiş... HSK bu hakimler hakkında son kararı verecek tek makam, ama kendisine bir başvuru olmayınca beklemişler! Nitekim daha 1 hafta önce 3722 hakim ve savcının yerini değiştirirken (tam o sıralarda yargı için stratejik reformun konuşulduğunu anımsayın) bu hakimlerin durumu pas geçilmişti...

Anlaşılıyor ki, HSK ile YSK arasında bazı hassasiyetler konusunda sorunlar var! Zaten Reis de bundan şikayetçi...

Sonuç olarak bayram tatili bitiminde şu itiraz edilecek hakimler konusu yeni bir karara bağlanacak gibi gözüküyor. Seçimlere 2 haftadan az bir süre kalmış, bu ne iş diyeceksiniz? İnsanların aklına kötü şeyler getirecek gelişmeler mi diye soruyor bazıları!

Hukuk sistemini bu hale soktuktan sonra bana hiçbir karar ve uygulama şaşırtıcı gelmiyor. Yapılanları normal görüyorum anlamında söylemiyorum bunu, yanlış anlamayın. Demokrasinin olmazsa olmazı seçim güvenliğini, adil bir seçme, seçilme hakkı esasını böylesine yok ettikten sonra yaşananlar şudur aslında: Geçen gün Fatih Portakal'ın dediği gibi, düğmeyi yanlış yerden başlayarak iliklersen aşağıya kadar yanlış gider! Yapılması gereken bu yanlış iliklemeyi baştan fark edip "böyle olmaz" demek. Yine kandırırız, yine kazanırız diyenler yanılacaklar. Çünkü gömlek gerçekten baştan yanlış iliklendi ve bunu herkes görüyor.

Artık bir dönemin sonuna yaklaşıyoruz sanırım. En kötü günleri geride bıraktık bana göre. "Bu daha başlangıç, kötüsüne hazırlanın" diyenlerden değilim. Bunu özellikle söylüyorum, basit bir iyimserlikle değil. Siyasi olarak ciddi hatalar yapmazsak aslında yaşadığımız tablo olumlu yönü işaret ediyor. Evet, şu da bir gerçek: Bireysel farkındalık ile güçlü bir toplumsal irade arasında bir uçurum var hala. Bunu da siyaset yapmadaki beceri noksanlığına, fikirsel plandaki dağınıklığımıza, baskı ve tehdidin yarattığı olumsuz atmosfere bağlıyorum. Ama işte değişiyor bu da, uçurum giderek kapanıyor. Bundan sonra hep ileriye bakıp daha neleri başarmalıyız, eksik kalanları nasıl tamamlamalıyız demenin zamanı. Demokrasi ve hukuk çizgisindeki her türden görüşü kucaklayan, özgür ve adil bir hayat isteyenlerle yürümek için, umutlu olmaya ve kararlı davranmaya mecburuz.

Sabahattin Ali ve Niyazi Akıncıoğlu

Bu hafta 2 Nisan günü, Sabahattin Ali’nin 71. ölüm yıldönümüydü. İstanbul’da yaşadığım için yakından takip edemedim ama bildiğim kadarıyla Sabahattin Ali’nin öldürüldüğü yer olan Kırklareli’nde bu yıl bir anma töreni yapılmadı...  

Aynı şehirde ömrünü geçirmiş ve Ankara’da 1979 yılında vefat eden 1940 kuşağının tanınan şairi Niyazi Akıncıoğlu için ise doğumunun 100. yılı dolayısıyla bir anma etkinliği yapılacak mı, ondan da emin değilim.  

Kırklareli Üniversitesi Fen ve Edebiyat Fakültesi öğretim üyelerinden Dr. Ali Kurt geçtiğimiz Mart ayında Niyazi Akıncıoğlu için yazdığı kitabını anlattığı etkinlikte konuşurken şehirde Niyazi Akıncıoğlu’na dair hiçbir iz bulamamaktan dolayı yaşadığı hayal kırıklığını paylaşmadan geçemedi.

Kaderleri bir şekilde aynı şehirde kesişen bu iki edebiyatçı için bu girişi neden yapıyorum? Sabahattin Ali’nin katledilmesi ile Niyaz Akıncıoğlu ve arkadaşlarına 1953 yılında kurulan kumpasın arasında büyük benzerlikler olduğunu anlatmak istiyorum. Bu yazıda sözünü ettiğim iki değerli insanı saygıyla anarken bu benzerliğin nedenlerini açmaya çalışacağım.

Niyazi Akıncıoğlu’nun haksızca suçlanarak yargılandığı davadan üniversite yıllarımda haberdar olmuştum. Hikayeyi gençlik yıllarımda öğrendiğimde Niyaz abinin meraklı bir izleyicisiydim. Şiir yazma hevesinin ötesinde solculuk damarımızın da tesiriyle ona yakınlaşmak, sohbetine katılmak, aklımızdaki soruları yöneltmek için boyuna fırsat kollardım her gittiğimde. Niyazi Akıncıoğlu ile olan ailesel yakınlığımın hakkını vermekte ne kadar başarılı oldum bilmiyorum ama bana aşıladığı özgüveni gençliğimin değerli bir anısı olarak sakladım hep içimde.  

Neyse, ama o başka biriydi sonuçta. O da bunun bilincindeydi. Şairliğini ciddiye almak için söyledikleri kendisini övmenin ötesinde şiire olan saygısındandı. Başından geçen olayın hayatında yarattığı olumsuzlukları Ali Kurt’un da dediği gibi asla münzeviliğe sığınarak geçiştirmedi. Başkalarının söylediğinin tersine şiire, tutukluluğu bittikten sonra eskisi kadar sarılmasa da başarılı bir avukat olarak yaşama tutundu, kendini kabul ettirdi, saygı gördü ve şairliği ile hep aranılan, sorulan biri oldu. Ama hak edenleri eleştirmekten de uzak durmadı. Okumak kadar topluma önderlik etme önceliği diğerkamcı kişiliğinin gereğiydi. Yardım etmeyi sever ve değerden anlayan biriydi. Ama yalnızdı. Onu bu yalnızlığa iten taşra koşullarıydı. İstanbul’dan uzaklaşıp hayatını sürdürmek için seçtiği bu yer onun ölçeğinde biri için zorluklarla doluydu. İçinde yaşadığı taşradaki sosyal çevrenin değer yargıları, sanata bakışı, insan ilişkileri kadar siyasi hayatın özgürlük ve demokrasi gibi evrensel doğrulardan nasipsiz düzeyi onu hep rahatsız ediyor, siyasi tercihlerini de buna göre belirliyordu. Üniversite yıllarında tanık olduğu Nazi faşizminin yıkıcı, insanlık dışı saldırganlığı ona demokrasi ve özgürlükten yana bir siyasi çizgide durmayı öğretmişti.  

Avukatlık yapmaya başladığı yıllarda Sabahattin Ali ise çıkardığı dergiler ve yazdıkları yazıları nedeniyle tek parti iktidarının hışmına uğramış, komünizme inanan bir solcuydu. Yaptığı eleştiriler iktidardakileri rahatsız ediyor, onu düşmanlaştırma, karalama kampanyasının hedefi haline getiriyordu. Sabahattin Ali bilindiği gibi sonunda kaçmaktan başka bir çaresi kalmadığını anladığında kendisini takip eden istihbarat ajanlarının eline düşmüştü. Kırklareli’nin Bulgaristan sınırına yakın Sazara köyünde öldürülmüş olarak bulunduğunda aradan yaklaşık 6 ay geçmiş ve ceset yakınları tarafından zorlukla teşhis edilebilmişti. Cinayeti üstlenen Ali Ertekin polisin adamıydı ve 4 yıl mahkumiyete rağmen aftan yararlanıp serbest bırakılmıştı. Sabahattin Ali cinayeti daha sonraki yıllarda da derin devlet olarak hep devrede olacak bir takım güçlerce gerçekleştirildi. Öldürüldü, çünkü susturulması gerekiyordu. Belki bu yok ediliş solculara, özgürlük ve demokrasi mücadelesi veren çevrelere gönderilmiş bir mesajdı.

Kırklareli’nin ne yazık ki böyle bir kaderi vardır: Komünist bir devlete sınır komşusu olmak. Orada devletin en donanımlı istihbarat ağları faaliyet gösterir. Şehire her yeni geleni merak ederler, sınırdan adam kaçırma olaylarını takip ederler, kullanılacak ajanları tayin ederler, şehirdeki entelijansiyanın hareketlerini izlerler v. s.  

Niyazi Akıncıoğlu şehirde dikkati çeken biridir. Ünü İstanbul’da yaygın olan onun gibi birinin küçük bir sınır şehrine gelmesi kapana düşmüş bir kuşun halini andırır. Konuştuğu, yarenlik ettiği kişiler de polisin, istihbaratın izlediği insanlardır zaten. Mesele bir ressam Zeynel İlhan vardır. Öğretmendir. Sonra Avukat olacaktır. Onun gibi şüpheliler sınıfına dahil edilmiştir. Taşrada yaşamış olmak bu tür tecrübelerin eleğinden geçmek sayılır. Yaşadığınız her an polis tarafından izlenir. Okuduğunuz kitap, buluştuğunuz dost, sizi ziyarete gelen yakın arkadaş, okuduğunuz dergi, yazdığınız makale takip altında tutulan “veri” olarak devlet sırları havuzunda saklanır. Tutulan seyir defteri hakkınızda yapılacak uygulamaların planları için kullanılır. Bu işin başında muhakkak o anki iktidarca yerleştirilen bir emniyet müdürü, bir savcı daima bulunur. Onlar gözlerini taşra ortamlarında diğer yerlerdekinden misliyle daha fazla açmak zorundadırlar. Üzerlerindeki baskı daha etkileyici yankı bulur avlanacakları sahada. Hedeflerini daha çarpıcı ataklarla yaparlar. Çünkü taşra ölçeği bir kapan görevi görür. Göze girmek için fırsatları daha kolay kullanma imkanı verir. Bu ayrıca bir imaj meselesidir. Korku saçtığınız yerde iktidarın da sembollerini kazanmış olursunuz. Niyazi Akıncıoğlu ve arkadaşlarına kurulan kumpasın arkasındaki elverişli şehir dokusu böyle bir şeydir sonuçta. İktidarla şehir bürokrasisi arasındaki parti üzerinden kurulan köprüyle gerçekleşen organik bağ merkezdeki birilerince yazılan senaryoyu zorlanmadan uygulama şansı verir.

Şimdi bir de buna o günün siyasi atmosferindeki evrilme halklarını ilave etmemiz lazım resmi daha iyi anlayabilmemiz için... Sabahattin Ali’nin öldürüldüğü tarih 1948 baharıdır. O zamanın Emniyet müdürleri, polisleri, savcısının Niyazi Akıncıoğlu ve arkadaşlarını tutuklaması için aradan beş yılın geçmesi gerekecektir. 26 Mart 1953 sabahı evi polislerce basılır. Dokuz gün sonra da hakim önüne çıkarılır. Ondan sonra cezaevi günleri başlayacaktır. Bu arada iktidardaki parti değişmiş Demokrat Parti 14 Mayıs 1950 seçimlerinde demokrasi vaatleri ile yönetimin başına geçmiştir. Unutmadan söyleyeyim: Komünizm propagandası iddiasıyla tutuklandığı sırada Niyazi Akıncıoğlu Demokrat Parti’nin üyesidir, hatta 1952’de partiyi desteklemek için Yayla diye bir dergiyi çıkartma hazırlıkları yapmaktadır. Onu sorgulayan savcı bu derginin tersten okunuşunu bir delil olarak mahkemeye sunar... Tutuklamalar ve açılan davalar Türkiye Hükümetinin batıyla olan siyasi konjöktürüyle paralellik taşır: Türkiye Nato’ya girmiştir. Artık onun Batı’ya karşı Kömünizmle mücadeleci tavrını inandırıcı şekilde göstermesi gerekmektedir. Bunun karşılığında ordusunun daha iyi silahlandırılmasını bekleyecektir. Kore’ye de asker bunun için gönderilmiştir. Yine aynı yıllarda İstanbul’daki meşhur TKP tevkifatı da bunun için yapılmıştır. Bu da yetmez, Niyazi Akıncıoğlu ve arkadaşları İstanbul’da kurulan sahte bir derneğin kurucuları arasında gösterilerek, Köy Enstitülerinin toptan kaldırılması için CHP’nin tek parti rejiminde başlattığı yıkıma son darbenin vurulması sağlanacaktır.

Gördüğünüz gibi komplonun kurucu aktörleri aynıdır, sadece kurbanları farklıdır. Açılan dava yaklaşık iki yıl süren mahkumiyeti de getirecektir. Ancak Niyazi Akıncıoğlu şairliği kadar güçlü bir hukukçudur. Gençliğinde hakim olmak istemiştir ama sıkı bir ceza avukatı olmuştur. General Fevzi Çakmak’ın yeğeni Adnan Çakmak, Savcı Hüseyin Tarhan tarafından uygulanan komployu bozar. Ajan Nazif Karaçam’ın(ki bu kişi uzun yıllar Cumhuriyet Gazetesinin Trakya muhabirliğini yapmıştır) talimatla yaptığı ihbarı ve suçlamaları kullanarak hazırlanan iddianameyi müthiş bir savunma ile çürütür ve hem kendisin hem arkadaşlarının beraat etmesini sağlar.

Yazıya başlarken Sabahattin Ali’nin 2 Nisan 1948 yılında öldürülüşü ile Niyazi Akıncıoğlu davasının ortak noktada nasıl kesiştiğini görmenizi istemiştim. Haksız olmadığımı umarım anlatabildim. Bu iki değerli edebiyatçıyı bu vesileyle saygıyla anıyorum. Yaşamları herkese örnek olsun.

7 Ocak 2015 Çarşamba

Birleşme değil, dayanışma


Yeni yıl yolsuzluk ve rüşvet dosyalarındaki halktan gizlenmek istenen belgelerin imha kararı ile başladı...Tabii öncesinde 4 eski bakan hakkındaki malum oylamadan sonra...
Yolsuzluk yaptıkları iddiası ile yargılanması beklenenlere uygulanamayan yasalar, belegelerin imhası için gerekçe arayanların ihtiyacına yaradı.
Türkiye, 2015 yılına yeni bir hukuk skandalına imza atılarak girdi anlayacağınız...
Yasaların eksiklğinden çok nasıl yorumlandığı ve uygulandığı sorusu bir kez daha aklımızın bir köşesine derinlemesine yer etti...
Elbette, eksik olan daha yasalar vardı...
Güvenlik Paketi adı altında yürütmenin isteklerine cevaz verecek yeni yasalar yolda...
Valilere olağan üstü yetkiler, jandarma güçlerinin şehir merkezlerinde kullanılması, polise izin almaksızın 48 saat gözaltı yetkisi bunlardan bir kaçı...
Bütün bu hazırlıklar, daha önce hukuk sistemini özünden baltalayan müdahalelerle zaten bağımsızlığını büyük ölçüde yitirmiş, denetim yapamaz hale gelmiş temel kurumlarla birlikte tam bir hukuksal çöküntüye uğradığımızı anlatıyor...
Sırada Anayasa Mahkemesi ve Başkanı var...
Yolsuzluk soruşturmasının önünü kesmek için AKP'li vekiller ve yandaş basın üzerinden Anayasa Mahkemesine yapılan saldırıyla hukuk devletinin nasıl canına okunduğunu gördük...
Hedef, iktidarın tek başına aldığı  kararları ve  meclis çoğunluğuna dayanarak çıkaracağı yasaları engeleyemeyecek şekilde yetkisi sınırlanmış bir Anayasa Mahkemesi...
Görünen manzara insanı dehşete düşerecek bir manzara gerçekten...
Özel hayata müdahale, eğitim sisteminde islami anlayışa yönelme, basın ve haberleşme özgürlüğüne son verme, gazetecileri sindirme, korkutma, çevrecilere tahammülsüzlük gibi bir yığın adalet ve hak kavramından nasibini almamış uygulamaları saymayı gereksiz buluyorum...
Türkiye AKP iktidarıyla giderek geriliyor, ayrıştırıcı ve kışkırtıcı, güvensizlik, endişe yaratan sorumsuzca tutumlar nedeniyle toplumsal hayat derinden sarsılıyor...
Bu işin  sonunu merak etmeyen, nereye gidiyoruz demeyen, iktidar partisinin taraftarları arasında bile bu soruyu sormadan edemeyen kalmadı diyebilirim...                                                          
Ellerindeki iki kozu kendi lehlerine çevirmeye  gayret ediyorlar...
İlki Cemaat ile kavgaları...
Düne kadar el ele , kol kola becerdikleri işleri unutup "kandırıldık" diyenler, şimdi ortaklık bozulunca darbe bahanesine sarılıp ülkede kendileri gibi düşünmeyenleri hain ilan edip, canını okumaya çalışıyorlar...
Hukuk ilkeleri, özgürlükler çinenirken parelel devlet, darbe girişimi, hiyanet gibi gerekçeleri muhalefet edenlere saldırmak için kullanıyorlar...
Ana muhalefet partisini de, liberalleri de, hatta Gezi olaylarını da aynı çembere dahil ediyorlar...
Paralel devlet dedikleri Hizmet hareketini temel hak ve özgürlükleri yok etme pahasına kontrol altına aldılar gibi gözüküyor...
İkincisi Çözüm Süreci...
Çözüm sürecinin başında yaratılan ve toplumun geniş bir kesiminden destek alan iyimser hava giderek dağılıyor.
Sürecin yönetimi, sürecin önüne geçiyor.(Cengiz Çandar)
Sürecin başarısızlığını kimse istemiyor ama belli ki bu bu başarı AKP için farklı hedeflere takabül ediyor...
Sürecin devamından duyulan endişe sürecin müzakare gücünü riske atarak barışı bozacak, tekrar şiddet unsuruna çağrı çıkartacak bir eğime doğru kayıyor...
Bundan herkesin zarar göreceğini, ama en çok da  barışçı demokratik mücadeleye olan güvenin sarsılacağını söylemek yanlış sayılmamalı.
Süreci yönetirken müzakerenin yasal zeminini kurmak,  meclisin katılımını kolaylaştırmak, beklenen hedefleri açıkça kamuoyu ile paylaşmak konusundaki siyasi çekinceler AKP tarafının sorumluluğuna giriyor. Bu konuda bilinçli olarak siyasi hesaplarına uygun adımlar ve beklentilerle davranıyor hükümet tarafı.
Sürecin kendisini bu nedenle başarısızlığının önüne koyuyor, sonucu gizlemeye çalışıyor.
Ama bir yandan da muhalefete ve muhataplarına karşı kendi durumunu sürecin devamlılığı adına bir avantaj olarak kullanıyor...
HDP bu durumu sabırla izliyor...
Görüşmeden kaçan taraf  da olmak  istemiyor...
Ama, AKP'nin görüşmeleri baltalayan falsolarına tepksiz kalmayı da ilkelerine sığdıramıyor...
Öte yandan da yaklaşan seçim nedeniyle AKP'ye karşı solun bütünselliğini sağlayacak bir önderliği radikal demokrasi mücadelesinin gereği sayıyor...
Bu konudaki farklı görüşler, eleştiriler, gruplaşmalar malum....
Bu konunun tartışmasını yapacak değilim burada...
Ama iyimserliğimi çoğaltacak adımların atılmış olmasını da göz ardı etmekten yana değilim...
BHH ve HDP arasında eyeleme dönüşmesi kaçınılmaz gibi gözüken birlikte hareket etme isteği AKP iktidarının zayıflatılmasını kolaylaştıracak bir dayanışmaya doğru kaymaya başladı...
Hatta bu konuda sosyal demokratları da etkilemeye başladı desem çok mu hayalci davranmış olurum?
Çetin Altan'nın dediği gibi, enseyi karartma zamanı değil.









31 Ekim 2014 Cuma

Barışa çağrı

Belki bazılarınıza ters gelebilir.

Bazılarınızın da hoşuna gidebilir şimdi yazacaklarım...

Peşin hükümlerle karar vermeyin ne olur...

Derdim anlamaya çalışmak.

Anlatmaya çalışmak...

Şimdi karanlık bir geçitten geçiyoruz...

En önemli derdimiz de barış umutlarının her geçen gün biraz daha tükenmesi...

Kafalar hala bulanık...

Karşılıklı salvolar, meydan okumalar barış umuduna ne kadar çok zarar veriyor, bilseler...

Hele iktidarın Kobani direnişine başından beri düşmanca yaklaşımı, her şeyi alt üst etmeye, kin ve öfkeyi ayaklandırmaya yetmedi mi?

Şimdi ulusalcıyım diye mangalda kül bırakmayanlar empati yeteneklerini hepten yitirmediler mi?

Gazete manşetlerinde Kobani'ye yardıma koşan Peşmerge ordusunu PKK hamisi diye ilan ederek kafalarda nöbet tutmuş intikam arzularını kamçılamadılar mı?

Başta tarafsız olması gereken bir Cumhurbaşkanı ateşe benzinle gitmedi mi?

Basın sözcüsü Arınç "barış sürecine mahkum değiliz" demedi mi?

İşlerine gelmedi mi barış sürecini ne çabuk askıya aldılar...

Aslında barış sürecini başından beri iktidarlarını güçlendirmek ve başkanlık emellerini gerçekleştirmek için kullanmadılar mı?

Kürt siyasetinin silahlı tarafı bu oyalamayı gördü ve o da tehditler savurdu, arkasından şehit haberleri gelmeye başladı...

Ülke yeniden yasa boğuldu...

İyi mi oldu?

Kimileri seviniyordur belki...

Ülke kaosa sürüklensin, ordu darbe yapsın falan diyenler vardır muhakkak...

AKP muhalefetini Kürt-Türk düşmmanlığı üzerine bina etmeye çalışmak kadar büyük bir hainlik olabilir mi?

Burada barışı savunan Kürt siyasetçilerine de bir sözüm var...

Gelin silahlı kanatlara şu mesajı verin:

"Evet, derhal silahları bırakın...

Silahlı mücadeleye son verdiğinizi ilan edin..."

Öcalan'a gerek kalmadan...

Bunca dökülen kanı, uzun bir bilançonun kapanış maddesine yazın ve bu yoldan hesaplaşmaya bir son verin...

AKP Hükümetinin elinden bir kozu alın....

Bakalım karşınızdakiler barış görüşmesinin adını alabilecekler mi ağızlarına bir daha, görün...

Evet, eğer silahlar susarsa AKP nin barış oyalama taktiği de sona erecektir bundan emin olun...

O zaman niyetler gün ışığına çıkar, barışı sürecine sığınma gerekçeleri ortadan kalkar ve gerçek yüzlerini saklayamazlar...

Şimdi olduğu gibi...

İşte bunun için silahlar derhal susmalı...

Her kurşun iki halkın arasını daha çok açıyor...

Bu keskinleşen kırılma bizi iç savaşa götürür...

Kazananı olmayan bir savaşa sürükleniriz unutmayın...

Kürt siyasetçilerine büyük görev düşüyor bu konuda...

Biliyorum, içlerinde bunun muhasebesini yapan sorumluluk sahibi olanlar var...

Aynı zamanda kürt sorununa başından beri farklı bakan ve çözüm üretmeye çalışan sorumlu, demokrat, empati sahibi CHP liler de var, biliyorum..

Onlara da sesleniyorum...

Gelin silahalarını bırakmış bir kürt siyasetinin partneri olun...

AKP'nin terk ettiği alanı doldurun...

Ama onun gibi davranmayın...

Barışın kökleşmesi için taa 1989 yılında yazdığınız raporu bir kere daha okuyun, "artık yeni bir şeyler yapılmalı" deyip harekete geçin...

Demokrasiyi kurmak, özgürlükleri güvence altına almak, hukuk temelli bir topluma kavuşmak kürt gerçeğini ıskalayarak olmaz, anlayın...

Aynı şekilde, Birleşik Sol Muhalefete de görev düşüyor...

Onlar da seslerini barışın sağlanması için var güçleriyle çıkartsınlar...

Ülkenin sağ duyulu bütün muhalafeti bu konuda iş birliği kapılarını açsın...

Yoksa çok kötü günlere, büyüyerek yuvarlanan bir kartopu gibi sürükleniyoruz...

15 Ekim 2014 Çarşamba

CHP Kobani'de çözüm arayışında

Dün Gürsel Tekin'in protesto olayları nedeniyle yaptığı açıklamayı okuduktan sonra yazmaya karar verdiğim yazıyı bu günkü Basın Toplantısına kadar ertelemem iyi oldu...

CHP içinde kurultay sonrası güç kazanan duyarlı, yenileşmeden yana bir takım insanların yeni CHP'e etkin olmaya başlamalarını görmek gerçekten sevindirici...

Hükümetin Cumhurbaşkanı Erdoğan'nın başbakanlığı döneminden miras kalan Suriye politikası bilindiği gibi hem Esad'ın devrilmesine hem de Rojova'daki demokratik kürt yönetimine karşı bir mücadele vermeye yönelikti.

Bölgede itibar ve üstünlük kazanmak, bunu da Müslüman Kardeşler ittifakı üzerinden başarma hayalleri taşıyan bu politika Esad'ın devrilmesine karşı mesafeli duran Batı'lı dostlarınca tasdik görmedi. Sonuç olarak, Ortadoğu'da yalnızlaşma süreci hükümeti çaresiz bıraktı.

"Değerli yalnızlık" böyle bir politikanın sloganı oldu...

Ne var ki IŞİD'in Irak'tan çekilip Rojova'ya yönelen saldırganlığı Erdoğan Hükümeti tarafından yeni bir fırsat olarak görüldü.

Şimdi ikili bir oyun oynanacaktı...

Bir yandan IŞİD'in elindeki rehineler bahane edilerek, müdahale yapmak isteyen koalsiyon güçlerine istenen destek verilmeyecekti...

Öte yandan ise Rojova Devrimi ile sağlanan Kürt kazanımlarını, batılı ortaklarını da ikna ederek, doğrudan bir müdahele ile yok etme planı devreye sokulacaktı.

Bu plan işlemedi. Ama diğer yandan IŞİD'in katliam yaparak ilerlemesine ve güçlenmesine göz yumuldu.

IŞİD'in elinden rehineler kurtarıldıktan sonra ise asıl amacın yine IŞİD ile mücadele olmayıp PYD, yani Batı Kürdistan yönetimi olduğu daha iyi anlaşıldı.

IŞİD canavarlığından kaçan Kobani'li kürt sığınmacıların ise daha sonra sınırımızı geçmelerine göz yumulması kararı PYD'yi sınır ötesinde itibarsız ve yalnız bırakma amacıyla alındı. Bu nedenle PYD'nin bütün silah yardımı çağrılarına, "daha fazla ne yapalım, bundan da siz sorumlusunuz" denilerek cevap verildi.

İŞİD tarafından ordusu yok edilecek bir Rojova'nın, Kürtlerin barış müzakerelerinde elini zayıflatacağı, bölgedeki moral üstünlüğünü yok edeceği düşünüldü...

Burada Erdoğan ve Hükümetin, çok yönlü hesaplar içinde olduğu da gözden kaçmıyor...

Koalisyon ortaklarına şartlı destek ileri sürererek işi yokuşa sürerken içerde ise yaygınlaşması beklenen kürt aleyhtarlığını kullanıp Kürt politikasında geleneksel çizgiye çekilmek isteniyor, Ülkücü kartı devreye sokuluyor...

Böylece başta askerler olmak üzere Kuzey Irak Bölgesel Yönetimine duyulan hazımsızlığı bu kez Suriye'nin kuzeyinde yaşamak istemeyenleri kendi safında görmek, somut ilerlemenin sağlanmasına engel saydığı kürt siyasi mücadelesini görmemezlikten gelerek çatışmacı ve oyalayıcı bir taktikle, barış sürecinin adil bir şekilde sonuçlanmasından rahatsızlık duyan çevreleri, kurumları rahatlatmak istiyor...

Yükselen toplumsal kırılmanın yansıması olarak yaşanacak kargaşa ve çatışmalar herkesi korkutuyor. Bunun arkasından kaçınılmaz olarak gelecek müdaheleci bir zihniyetin yeniden hortlaması ihtimali herkesin kanını donduracak bir hayalet gibi aramızda dolaşıyor.

Öcalan'nın pek dikkate alnmayan "Darbe tehlikesi" uyarısı aslında hükümetin izlediği tutumun perde arkasını anlamamızı sağlıyor...

AK Parti ve şimdi Cumhurbaşkanlığı makamında gücünü arttırma hazırlıkları yapan lideri böyle bir tehditi eskiden olduğu gibi cesurca geri püskürtecek dik duruşa sahip değil artık. Çünkü, iş birliği yapmak zorunda olduğu çevreler ile yeni bir mutabakat sınırları çervesinde hareket etmek zorunda...

Demokrasi sınırlarını çok geride bırakan bir Erdoğan ve AK Parti yönetimi var şimdi karşımızda.

Siyasal varlığını demokratik duruşa değil statükoya dayayan bir iktidardan söz ediyoruz. Böyle bir iktidardan da barış ve demokrasi adına ne beklenir ki?

***

İşte tam bu noktada CHP'den gelen ve Kılıçdaroğlu'nun yaptığı basın toplantısı ile dile getirilen öneriler içimize su serpecek değerdedir bence...

Kılıçdaroğlu'nun aşağıdaki sözleri son derece önemldir ve dikkate alınmalıdır:

"Gelin, askerimizin kara harekatını Kobani’nin kurtarılması ve IŞİD’ten temizlenmesi amacıyla sınırlandıralım. Tezkereyi hemen çıkaralım böylece halkımızın akrabalarını IŞİD’in öldürmesine izin vermeyelim.

Askerimizi derhal geri çekeceğimizi de taahhüt edelim. Tezkereden yabancı asker konuşlandırma maddesini çıkaralım. Hava harekatları için işbirliği sağlayabileceği maddeyi koyalım. Böylece herkes hedefi ve kapsamı belli olan bir tezkereyi benimsesin. Biz de CHP olarak her türlü desteği verelim.

İç barışımızın yeniden tesisine gelince, çözüm süreci denen Adalet ve Kalkınma Partisi’nin kendi yayılmacı hülyasını gerçekleştirinceye kadar Kürt vatandaşlarımızı oyalama egzersizi artık boş çıkmıştır. CHP toplumsal barışın tehditte bulunduğu bu dönemde, kimsenin aldatılmadığı çoğulcu bir çözüm zemininin Meclis’te taşınması konusunda sorumluluğu yerine getirecektir."

Görülüyor ki hem IŞİD karşısındaki oportunist AKP politikaları hem de yaratılan gerginliklerle kopma noktasına gelen barış süreci müzakereleri için artık yeni bir çözüm umudu doğmuştur.

Umarım CHP bu tavrını kendi tabanına ve Kürt halkına başarılı bir şekilde izah eder ve AKP oyunu bozulur...

6 Eylül 2014 Cumartesi

Bir çıkış yolu halâ var mi?

Fakirleşen veya fakirlikten kurtulamayan kitleler AKP'nin ve onun liderinin peşinden gitmekten neden vazgeçmiyorlar ?

Bu soruya ötekileştirici, ayrıştırmacı bir cevap verilirse bu kitlelerin desteğinin ömür billah alınamayacağı bilinmeli

Bu hem sosyalistler hem de sosyal demokratlar için geçerli.

CHP'de yapılan muhafazakarlaşma tartışmalarında da bir anlamda görülen bu. Cumhuriyetin ilkelerine sadakat, her şeyden önemli olduğunda size oy vermeyenlere kendinizi anlatmanız taviz vermeyi gerektirmeli mi, yoksa yapılacak başka işler var mı?

Bu kitlenin size güvenmesi için bölüşüm kavgasının, bir hak arayışının içinde vereceği mücadelenin politik araçlarını keşfetmesi gerekir. Bu da sol partilerin toplumsal tabanda yoksul kesimlerle nasıl iletişim kurduklarıyla, onlara nasıl bir gelecek tasavvur ettiklerini anlatabilmeleriyle ilgili bir yönüyle. Onları çervreleyen dini, kültürel geleneksel yapılar, alışkanlıklar, maddi hayatı idame ettirme kaygıları, bütün bunlar bir bütün olarak yüzlerinin size dönük olmasını engelleyebilir.

Ne yazik ki kurulu sistemden radikal bir sıçramaya tekabül eden devrimci bir anlayış bu hareketin sahibi olması gereken sınıfın sosyolojisindeki değişen değerler dünyası ile örtüşmüyor pek. Bütün kapitalist ülkeler icin geçerli bu dediğim. Bu nedenler günümüzde başta sosyalist solun muhalafet tabanını genişletmesi, sınıfsal karakterini yitirmeden daha kapsayıcı bir emek kavramını ezilen, yoksul, mağdur kitle tabanında yeniden tanımlayarak yeni bir sol anlayışa evrilmesi zorunlu.

Peki bu mümkün mü?

Evet. Ama çok zor bir geçitten geçeceğimiz kesin.

Bir yanıyla hukuku hiçe sayan, dediğim dedik bir otoriterleşmeyi sağlama alacak yenileşme adı altında yutturulan eskiye, yani güçlü devlet-itaatkar topluma yönelik restorasyon hazırlığı, öte yanda muhalefet yapacak unsurların ortak bileşenler olarak bir araya gelmesindeki zorluklar, hepsi iç içe bu süreci karmaşık hale getirmeye yetiyor.

Türkiye bir anlamda siyaset yapma kapasitesini test edecek bir sıçrama yapamazsa bu sıkışıklıktan rahat bir şekilde çıkamayacak...

CHP'de yakında yapılacak iç hesaplaşmadan çıkacak sonuçlar bu açıdan önemli.

CHP doğru muhalafet yapmayı fikir temelinde kavramsal yaratıcılık adına başarabilecek mi yoksa kurultay platformu yeni bir dengeleme ile ihtiyatı elden bırakmayacak statükocu bir çözüme mi razı olacak, göreceğiz...

Bunun yanında barış süreci için yürütülmesi umulan müzakere sürecinin eşitlikçi, adil bir çözüme ne kadar yakın olduğu da tartışılmaya devam edilecek.

2015 seçimlerinin hazırlıkları yapılan restorasyona fırsat tanıyacak bir konsolidasyonu sağlayacağı henüz kesin değil.

Öte yandan bütün bu süreç içinde iktidardaki tek adam yönetimin yasal çerçeveyi bile beklemeden başlattığı ve tırmandıracağı müdaheleci uygulamaların siyasal ve toplumsal hayatı nasıl gereceğini, kurumsal yapıların nasıl içinden çıkılmaz bir hal alacağını, güven sorununun nasıl ciddi boyutlara tırmanacağını hatırlatmaya gerek yok...

Bütün bu karmaşa altında barış sürecinin toplumsal desteğinin yara alacağını, yıpranacağını, kutuplaştırıcı söylemleri tahrik edeceğini eklemekte fayda var.

Bu kaygı verici bir tablo mudur? Evet öyle.

Bütün bunlara rağmen iyimser olmak zorunda mıyız. Evet öyle.

Bundan sonra yapılacak tek şey kalıyor geriye: Sosyal demokratı, sosyalist solu ile bütün muhalefetin daha iyi bir demokrasi, hak ve adalet, eşitlik, daha çok özgürlük, halklar arasında kardeşlik ilkelerine bağlı kalarak, milliyetçi olmadan milliyetler arası beraberliği kuracak kararlı bir irade etrafında toplanması için çalışmak, destek vermek, katkıda bulunmak.

Cumhuriyetin daha fazla ertelenmesi imkansız hale gelmiş ihtiyaçlara göre yeniden yapılanması, AKP'in iktidarını perçinlemeye yarayan insiyatif kullanma refleksini dışarda bırakarak yukarda anlattığım ilkesel tutumu benimsemis, bunun için güç birliği yapmış bir solun iktidara gelmesiyle, mücadelesi ile olmalıdır. Bunun mümkün olabileceğinin bir işareti Gezi eylemlerinde görüldü.

Yeni dönem ülkede demokratikleşmenin ve dayanışmanın bu vazgeçilmezliğini savunan barışçı, kucaklayıcı, nefret söylemini toprağa gömmüş, geçmişle hesaplaşmış; eşitlikci, laik bir hukuk sistemini isteyenlerin seslerini yükselteceği bir dönem olmak zorundadır.

30 Temmuz 2014 Çarşamba

Tehlikenin Farkında mısınız?

Tehlikenin kapıda olduğunu söylüyorum, yazıyorum. Sessiz kalmak ağrıma gidiyor.
Ne kadar ciddiye alınıyor söyledikleri benim gibi düşünenlerin, bilmiyorum. Medyadan izlediğim kadarıyla, toplumda heyecanlı bir tartışmanın falan yapıldığı yok!

Dur bakalım, ne olacak?

Genel tavır sanki bu.

Sonucu şimdiden kesinmiş gibi görünen bir seçime gidiyoruz diyenlerin kafası karışık bu yüzden.

Kimileriyse tepkisini kendisini rahatlatacak söylemlerle yansıtma peşinde:

Ya boykot kararı alarak, bileşen olmayı kabul etmeyen kimi sol grupların tavırlarında olduğu gibi; ya da böyle birine oy vermem diyerek, yıllardır aile mirası gibi benimsediği partisine küsenlerde görüldüğü gibi...

Solda bu konuda ilkeleriyle tutarlı davranan bir tek HDK hareketi ve onun siyasal örgütü HDP var. Demirtaş samimiyetle radikal bir demokrasinin tarifini yaparken sol açılımı, karşı çıkılan bu sistemin yanında ayrı bir yere oturtuyor. Biz buyuz diyerek.
Oyu kendisi için değil, solun evrensel ilkeleri adına, kalıcı bir barış ve adil bir sistem için istiyor.

Bu yüzden gönlümdeki desteği hak ediyor.

Ama bana bu da yetmiyor...

Ben ve benim gibi düşünenler ise "durun şimdi yapılacak daha önemli bir işimiz var" diyor.

İlkesizlik mi, tutarsızlık mı? Asla!

Yıllardır demokratik hakları vermeyi ıskalamış, başta kürt sorunu olmak üzere kalıcı bir barışın acil eylem planını hayata geçirmekte AKP'nin gerisine düşmüş bir CHP'ye güvendiğim için mi? Asla!

MHP'nin beslendiği saplantılı milliyetçi öfkenin, AKP'yi aratacak bir barış düşmanlığını körükleyeceğini bilmediğimden mi? Asla!

Erdoğan'a alternatif olan adaylardan hangisi kazansa mevcut hükümet devam edecek. Ne Demirtaş kazansa "radikal demokrasi" birden bire yerleşecek, ne de İhsanoğlu kazansa yargı sistemi birden bire normalleşip, devletin organları hukuk kurallarına uygun çalışmaya başlayacak...

Ama AKP adayı kazanırsa ne olacak?

Bu sorunun cevabı "adayımız kazanmazsa da seçimden güçlenerek çıkarız, sesimizi duyururuz, iş daha yeni başlıyor" ise tercihinizi buna göre yapacaksınız demektir.
Yok, cevabınız başka türlüyse ve "ben dindar bir muhafazakarı devletin başında görmek istemiyorum" diyorsanız tercihinizi buna göre yapacaksınız...

Garip bir seçim bu...

Dünyanın pek az ülkesinde ve herhalde demokrasinin henüz yerleşmediği ülkelerde yaşanır böyle şeyler...

Halk oylaması ile anayasada görev ve yetkileri belirlenmiş bir cumhurbaşkanı seçilecek, ama adaylardan birisi hala başbakan! Ve bu başbakan "ben seçilirsem bu anayasaya göre yemin ederim ama ötekiler gibi yapmam, yetkilerimi bildiğim gibi kullanırım" diyerek anayasanın çizdiği çerçeveyi aşmak için yetki isteyecek...

Bilmeyen de bir cumhurbaşkanı seçimi değil, anayasa oylaması yapıldığını sanır memlekette...

Adaylardan birisi 12 yıldır devletin başında olmanın avantajları ile yarışa başlamış, müthiş bir "parayı ver-düdüğü çal" sarmalıyla çalışan bir mekanizmanın temsilcisi.

Seçim propagandası için ayarlanmış açılış törenleri, kanunu delmek için işçilerden zorla toplanan bağışlar, devlet ihaleleri üzerinden belli bir siyasi partiye ayrıcalık tanıyan bir "demokrasi" komedisi. İşleri bu!

Diğer adaylardan biri ise her çevreden yumurta yağmuru altında! Söylenenler malum.

Böyle bir seçim normal bir demokraside olamaz zaten...

Bu yaşanan başka bir şey...

Bu bir oligarklar cumhuriyetinin "yeniden kuruluş" operasyonu...

Demirtaş için açılan hesapta toplanan 500 bin liranın, İhsanoğlu için açılan hesapta toplanan 2 milyon liranın yanında bunun daha fazlasının tek bir kişi tarafından Erdoğan'a verildiği haberlerinin konuşulduğu bir tahkim(sağlamlaştırma) operasyonu...

Demokratik olmayan bir seçimin karşısında demokrasi için ne yapabiliriz demenin, hukukun rafa kaldırıldığı bir sistemde gerçek bir hukuk devletini nasıl inşa ederiz sorusunun, dediğim dedik bir müdahaleci zihniyete karşı özgürlüklerimizi nasıl koruyabiliriz, nasıl genişletebiliriz endişesinin konuşulması gereken bir seçim bu.

"Ekmek için Ekmeleddin" sloganı bu beklentilere uygun bir yere oturmuyor, biliyorum...

Arkasındaki muhalefetin demokratik bir Türkiye'yi yaratacak soluğu, potansiyeli yok da ondan bu...

Ama bu seçim her şeye rağmen Erdoğan ve ekibinin istediği şekilde sonuçlanmamalı...

Erdoğan ve AKP bu kez tökezlemeli...

Tek bildiğim kesin doğru bu...

14 Temmuz 2014 Pazartesi

Ekmek çarpsın samimi bir yazı bu


Yanlış anlama olmasın diye baştan söyleyeyim, Ekmeleddin İhsanoğlu'nun sonuna kadar arkasındayım.
Oyumu ona vereceğimi daha önce  ilan etmiştim. İnanmayanlar facebook sayfamdaki ilgili bölümlere bakabilir.
Oyumu bizim partiden kovulma riskini bile göze alarak Ekmel beye vereceğimi korkmadan yeniden söylüyorum işte:
Oyum Ekmelleddin beye...
Ekmek çarpsın!
Ama itiraf edeyim  başlangıçta şu "Ekmek İçin Ekmeleddin" lafına hiç ısınamadım.
"Ekmek" fiili ile yenilen "Ekmek" arasında gidip geldim bir süre.
Sonra anlaşıldı ki iki anlamda da kullanılıyormuş bu sözcük.
Yani ikisi bir arada...
"Böyle berbat bir slogan olur mu, Ekmel beye yol gösterecek biri yok mu, CHP'liler uyuyor mu" gibi teranelerle yıkıldı ortalık. Gırgırın bini bin para ayrıca.  Millete eğlence çıkmış sanki. Her gece televizyon(lar)da "Yandan halimem yandan, seviyorum seni candan"  şarkısını dillerinden düşürmeyen yazarlar, uzmanlar, bilirkişiler  nasıl eğleniyorlar, nasıl eğleniyorlar bir görseniz!
Allah neşelerini eksik etmesin diyorum.
Ben de aynı evhama kapılanlardan biriydim ve de "susma sustukça sıra sana gelecek" şiarına uyarak bu rezalete bir dur diyenlerden olmak için kolları sıvayıp tableti kucağıma aldım.
Ekmel beyin iki tane twitter hesabı var, ikisine de ayrı ayrı şakımaya başladım...Şakıdıkça kendimi alamıyordum, aklıma bir tane daha tweet  geliyor, onu yazıyordum. Biri bitiyor başka bir tweet daha geliyordu aklıma, üşenmeden onu da iki hesaba gönderiyordum. Adamcağızın dikkatine çeker, belki yanlıştan döndürürüm umudu!
"Yalana değil, İhsanoğlu'na inanın demek aklınıza gelmedi mi?"
"Sağduyunun sesi İhsanoğlu demek  aklınıza gelmedi mi?"
"Halk efendisini değil cumhurbaşkanını seçiyor demek aklınıza gelmedi mi?"
"Allahtan başka kimseye kulluk edilmez. Oylar İhsanoğlu'na demek aklınıza gelmedi mi?"
"Sessizlerin gücü Ekmeleddin İhsanoğlu demek aklınıza gelmedi mi?" diyordum, diyordum da acaba kendimi mi kandırıyordum?
Tabi bunları paylaştığımı gören partili arkadaşlarımdan yediğim zılgıtların haddi hesabı yoktu. Ne dönekliğim kaldı ne saflığım. Ama derdimi kimseye anlatamadığım için Ekmel beye bir kurban feda olsun diyerek yazmaya devam ettim.
Asıl derdim Ekmel beyin kazanmasıydı.
Bana karşı çıkanlar ikiye ayrılıyorlardı kendi aralarında:
A şıkkına  girenler "fikirsel bütünselliğin diyalektiği"  teorisine  uygun hareket edenlerden oluşuyordu.
Böyleleri benim gibilerine canhıraş söyleniyorlardı. "Dengesini kaybetmiş biri" olarak  kendi hesaplarına uyan taraflarının hangi denge üzerine inşa edildiğini sorunca müthiş kızdıklarından kovulmaktan beter edildim.
B şıkkına girenler ise bilerek Ekmel beyin tökezlemesine ses çıkarmayanlar ve bu konuda aralarında gizli toplantılar yapanlardı. Böylelerinin "refleksif kemalizm sendromu" diye tarih terminolojisine mal olan rahatsızlıkları beni derinden endişelendiriyordu ama elimden bir şey gelmiyordu.Neyse ki  bu aralar kendi aralarında biraz bölündüklerinden benle fazla uğraşmıyorlar...
Onlara inat ben Ekmel beye yapma-etme diyenlerden olmaya devam ediyorum...
Ediyordum diyecektim, yanlış söyledim.
Meğer korkum boşunaymış...
"Ekmek için Ekmeleddin" sologanı bana ve benim gibi aklıevellere acemice görünse de halk tarafından müthiş benimsenmiş. Sevinerek öğrenmiş bulunuyorum.
Bu arada yine öğreniyorum ki, kabahat Ekmel bey'de değilmiş...
Adamcağız bu işi yapacak donanımdaki ajansların kapılarını çalmış baştan...
Ama "bizim büyük yerlerle büyük bağlantılarımız var" diyerek geri çevirmişler teklifini.
İş başa kalmış anlayacağınız.
Gönüllülerden oluşan gazeteci, iletişimci 20-30 kişilik bir ekip kurmuşlar, kafa kafaya vermişler...
Niyetleri Ekmel beyi nasıl tanıtırız, adını kafalara nasıl kazırız olmuş öncelikle anladığım kadarıyla...
Karşısında 12 yıldır ülkeyi yöneten, bütün olanakları kendi lehine çevirebilen, geleceğini geçmişteki icraatının üzerine inşa etmeye çalışan  kurt bir politikacı var. İktidarını korumak için her türlü desteği veren ordusu ile devasa bir şirket  sanki Başbakan. Seçim yasasını da seçimlerin tarihine de buna göre belirlemiş...Yolsuzluk dosyaları kabarık bakanlarını sorgulayacak komisyonu geciktirip seçime girecek adaylara bağış limiti koyarak vatandaşla alay eder gibi hukuktan yana görünmek de aynı başbakanın buluşlarından biri olsa gerek.
Daha trajik olan ne biliyor musunuz?
Normal bir demokraside en az 2 yıl öncesinden başlayan seçim kampanyasını 1 ay gibi bir süreye sıkıştırdıktan sonra Cumhurbaşkanlığı seçimini 12 yıllık icraatı üzerine bina ederek  Başkanlık sistemi için oylamaya dönüştürmek başka kimin aklına gelirdi?
Böyle bir hileli seçime "Yeni Türkiye" adına girmek ise nasıl bir kaderdir?
İşte benim kafamı yoran, uykularımı kaçıran bu tür garip soruları Ekmel beyin takım arkadaşları da kendi aralarında tartışmış olmalılar ki oturup, bir karar vermişler:
Biz normal bir seçime mi hazırlanıyoruz allah aşkına?
Kiminle aşık atıyoruz?
En mükemmel söylemi, sloganı, logoyu bulsak bile bir ayda kimsenin tanımadığı birini nasıl seçtirebiliriz?
Evet sanırım bu kaygıyla yola çıkılmış olmalı...
İş ondan sonra kimsenin beğenmediği slogana gelip dayanıyor. Kendi aralarında fikir jimnastiği yaparlarken birisi bir şey uyduruyor, herkesin hoşuna gidiyor...
Ekmel beye de soruyorlar...
O da "zaten bana çocukken somun" derlerdi diyor...

                                                   ***

Yani sevgili okuyucular, demem o ki biz bu garip sloganı nasıl buldular diye hayıflanırken asıl garipliğin bu nasıl bir seçimdir dememiz gerektiğini söylemeyi
unutuyoruz sanki...
Benim de işin başında kapıldığım karamsarlığın nedeni bu gerçeği atlamam...
İş böyle olunca "Ekmek için Ekmeleddin" demek bana fazla batmıyor artık...
Hem biliyorsunuz bizler, yani Türkü, Kürdü, Çerkesi, Arnavutu, Süryanisi, Lazı, Alevisi, Ermenisi, Rumu, Arabı  ekmek olmayınca sofradan doyarak kalkmayız...
Pilavı bile ekmekle yiyen bir milletiz. Şimdi kimi aklıevveller zenginleşen Türkiye'de ekmek ile seçim propagandası yapılır mı diyecekler.
Yapılır efendim.
Ekmek bu kez aslanın ağzında!
Bal gibi yapılır...
Ekmek düşmanları çok aramızda!
Ekmek kapısı için diyar diyar dolaşan bir milletiz, unutmayın...
Ekmeğimizi taştan çıkartırız inanın...
Ekmek elden su gölden diyenlere bu kez fırsat vermeyeceğiz, bilsinler...
Bu millet ekmeğine göz koyanları affetmez...
Zaman birlik olma zamanı.
Birilerinin ekmeğine yağ sürmeyelim derim...
Ekmeği ayağımızla tepmeyelim bu kez.
Ekmeğini eline alıp başkalarına muhtaç kalmayanları bir bir hatırlayalım...
Tekrar ediyorum, ekmek aslanın ağzında bu kez.
Ama onu aslana yedirmeyelim...
Unutmayalım: Ekmek kalede, it hendekte değil artık.


20 Haziran 2014 Cuma

Ekmel Bey'e Saldırınin Arka plani

E.ihsanoglu'nu karalama kampanyası hemen başladı...
Hedef CHP kitlesini zayıf yerlerinden vurup adayı sectirmemek...
Kimler bu işe soyundu?
Erdoğan' a karşı en sert muhalefeti yapan, ulusalci Doğu Perinçek'in Aydınlık Gazetesi, ve ulusalci Soner Yalçın'in Odatv'si ve CHP lilerin cok severek okuduğu Sözcü gazetesi...
Amaçları bilinmeyen Ihsanoğlu'nu anlamak, anlatmak değil, kafalarindaki senaryoya göre zihin kayması yaptırmak.
Bu arada ön yargılar, eksik bilgilendirmeler, bağlamından kopartılan örnekler ile karalamlar yapmış olmak hic onemli degil.
Hedef varsa yoksa CHP tabanındaki endişe ve şüpheleri fırsat bilerek kuşkulari tepkiye çevirmek...
Bunu yaparken de bu  kampanyanin Erdoğan'nin işine yarayacağıni soyleyerek bir başka carpitma ile masumiyet oyunu oynamak...
Bu goygoyculuk, oprtunizm türü oyunlari benim kuşağım cok iyi bilir...
Biz bu Maocu artığı yaygaraci leşleri cok iyi tanırız...
Ihsanoglu'nun eleştirilecek yanlarıni soylemekle kendini daha iyi hisseden solculuk hastalığından da kurtulamadık bir türlü.
Bu da isin başka bir yönü.
Söylenecek sözü dışında başka bir eylemi olmayanlarin  sorumsuzluğuna eyvallah demeye gönlüm razi değil.
Etrafımız kurtlarla dolu...
Erdoğan'nin devri kapaniyor...
Cunmurbaskanligindaki planı bunun nasıl geciktirilebilir oluşunu aramaktan ibaret.
Kazansa bile eninde sonunda gidecek...
Ama daha cok zarar vererek ve can yakarak..
Kazanamama ihtimaline göre de planı var elbet, ama oda sonuçu degistirmeyecek...
Erdoğan döneminin sonuna geldik...Kendi icinde tepismelerin, zıtlaşmalarin dumanı tütüyor artık.
Ortadoğu cemberi icindeki sıkışma da bu sürecin bir sonucu ve hatta etkeni olma yolunda...
Kürtlerle barış sürecinde cuvallamasi da aynı...
Artık kimse Erdoğan giderse daha kötü olur diyecek noktada değil.
Ama bir dakika...
Ergenekon davaları hukuksal zemindeki hatalar nedeniyle simdi geri tepen bir silaha dönüştü.
Onu da yüzlerine gözlerine bulaştırdilar...
Mustafa Kemal'in askerleri artık özgür...
Bu bile bir dönemin kapanışının göstergesi sayılır.
Simdi birileri, iştahla eski  Türkiye'deki günlerde kalan statülerini geri kazanma sevdasına düşebilirler...
Iktidara yakınız, engeller azaldı, gün bu gün telaşında firsatlari kaçırmak istemezler...
Kimler onlar?
Belli değil mi goygoycular, oportünistler, daha fazla ad larını vermeme gerek var mı?

Ekmeleddin Ihsanoğlu

E.İhsanoğlu'nu Google'dan cımbızlama "bilgiler"le değil yakından tanıyan, güvenilir akademisyen ve gazetecilerin ağzından tanımaya başladık. Şimdi daha rahat bazı öngörüler yapabilecek noktaya yaklaşıyoruz.
Bir kere CHP-MHP bir çatı adayını belirlemekle 2.turda otomatikman yaşanacak bir ortak buluşmayı ilk oylama öncesi sağlamakla akıllılık ettiler gibi geliyor bana.
Düşünün, ikinci tura parçlanmış halde % 50 nin altında kalan 3-4 adayla gitmek yerine ilk turu başabaş bitirecek bir çatı adayla gitmek akıllıca bir taktik. İkinci turda kazanmayı garantileyecek ivmeyi yakalama olasılığı daha fazla olacak. Hatırlayın, oyun teorisi dersleri...
İkincisi, Siyasi bir kimliğe sahip olmayışı dezavantaj değil avantaj...Bunun ne demek olduğunu aşağıda tamamını alıntıladığım yazıda okuyacaksınız. C.Çandar ince zekasıyla bunu çok iyi yakalamış, bütünüyle katılıyorum..
Erdoğan'nı alt etmek için onun kutuplaştırıcı, ötekileştirici uslubuna ve yöntemlerine başvurma gereğini duymayacak bir üst aday kimliği taktiksel olarak işe yarayabilir...
Bence en önemlisi, Erdoğan gibi otoriter tek adam yönetimini adım adım güçlendirmek isteyen bir siyasetçiye karşı böyle bir adayla çıkılması bütün "ideal" çözümlerin askıya alınması pahasına daha önceliki olmalı diye düşünenlerdenim..
Elbette burada kilit sorun Kürt sorununun çözümü için başlayan bir sürecin yarıda kalma tehlikesi...Bunun yarattığı endişe zaten İhsanoğlu'na ve CHP'ye gösterilen tepkide kendini belli etti. Hakılılar...
Ama bu konuda peşin hükümle hareket etmek yerine diyalog yollarını açık turmak mantığıma daha uygun geliyor.
Sonuçta Erdoğan'nın seçimi kaybetmesi iktidardan uzaklaşması anlamına gelmeyecek, unutulmamalı...
E.ihsanoğlu da ille de başkanlık sistemi demeyecek onun gibi...
Bir tehlike geri savuşturulacak...
Burnu sürtülen ve tek adamlık iddiasında geri adım attırılacak bir otoriterliğin yenilgisi mümkün mü, onu tartışmalıyız.
Yoksa yolun başındayız daha...
İşimiz yeni başlıyor...

BABAMA MEKTUBUM

Keşke ben biraz daha genç olsaydım sen de erken ölmeseydin baba babalar gününde  benim de  gününü kutladığım bir babam olsaydı keşke. Seninl...